SON DAKİKA
Hava Durumu

BİR KÜLTÜRÜ TEMSİL ETMEYEN YAPILAR

Yazının Giriş Tarihi: 03.02.2026 15:51
Yazının Güncellenme Tarihi: 03.02.2026 15:52

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin şehirler kendi içinde birbirlerine benzer. Burada “Kendi içinde” ifadesini bir şehri diğeri ile mukayese etmeden sadece bir şehre ait bir ifade olarak kullandım.
Her şehrin bir dokusu ve bir mimarisi vardır. O şehri inşa eden mimarlar, şehirde yaşayan kişilerin hafızasında yer almış mimariyi bozmadan şehri ya yeniliyor, ya da büyütüyor. Kısaca sonraki yapılan yapılar diğerlerinden tarih olarak yeni kalıyor. Görüntü olarak eskiyi devam ettiriyor.
Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidiniz kendi içinde şehir aynı tür binaların yenisi ve eskisiyle doludur. Tıpkı sokakta bulunan insanlar gibi. Aynı canlı türünden olduğu halde genci var yaşlısı var.
Ancak zaman içinde “rejim” değişikliğine gitmiş ülkelerin şehir yapıları hiç de tekdüze değildir. Daha önceki rejimin ayakta kalmış binaları ile sonradan kabul edilmiş binaların mimari tarzı aynı değildir. Her ne kadar site denilen yerlerde inşa edilen evlerin birbirine benzerliği varsa da başka bir siteninki daha değişik olabiliyor. Yani spor kulüplerinin formaları gibi.
Yeniler renk olarak birbirine benzeme se de çizgi olarak birbirlerinin aynısıdır. Hatta bir şehirde kurulmuş sitelerin diğerinden farklı olması; temel mimari anlayıştan değil, renk ve büyüklükleri ile farklı hale getirilmesiyle diğerlerine benzemez.
Çok önceleri fotoğraf makinaları yoktu. O zamanlarda gravürler ve zaman içinde ressamlar daha eskiye dair görüntüler resmedilmiştir. Bazen de hikâye ve romanlarda yazılanlardan yola çıkarak yaşanılan binaların şeklini hayalen keşfetmeye çalışırdık.
Bazen 200 yıllık ayakta kalmış binalar bize devrin şehir mimarisi hakkında bilgi vermektedir.
Ülkemizde az da olsa geçmişe dair bazı eserler kâh şehir olarak, kâh mahalle olarak, kâh semt olarak günümüze kadar gelmiştir. Bazen ayakta kalan münferit binalar da bulunur. İşte tek tük kalmış bu eski binalar sonradan yapılanların yanında masal diyarından kaçmış gibi görünür.
Bugün Anadolu’da zaman içinde nüfusu artan şehirler birden çok devre ait yapıları yan yana görürsünüz. Hatta bu yapıların bazıları metruk halde bulunduğu yerde durur. Bazıları ise hala kullanılmakta olup birden çok yapı malzemelerinin bir arada olduğu arabesk bir semt veya ilçe meydana gelir.
Düşünün bir kare; bir yerde eski kâgir binalar, diğer yanda ahşap yapılar, onun yanında çatısı oluklu kiremitli ağaç kapılı binalar, onun yanında çatısı çinkodan yapılmış yapılar. Zaman içinde demir profil pencere kenarlıkları, çelik kapılar, ardından PVC denilen nevzuhur keşif vs…
Zaman içinde hız kesmeyen yeni keşifler bir yere topyekûn değil de peyderpey arz-ı endam edince ortaya son derece karmaşık bir sistem çıkmakta. Ne göz zevkine uygun, ne bulunduğu yerin mimari anlayışına.
Bu tür kimliksiz şehirlerin en çok bulunduğu ülkenin Türkiye olduğunu düşünüyorum. Osmanlı zamanında şehirlerin kendine göre bir dokusu vardı. Kokusu vardı…
Eskiden şehirlerin bir sesi vardı… Bir hissi vardı…
Eskiden şehirlerin bir disiplini vardı. Belli bir düzeni vardı.
Şimdi “düzeni” yerine “bozanı” arttı.
Sesi kayboldu, gürültüsü çoğaldı…
Dokusu kayboldu, bir keşmekeşlik türedi…
Kokusu değişti… Daha önce hissetmediğimiz ve bizden olmayan kokular sardı etrafı.
Yani her yenilik, bir şeyleri eskitti…
Bir düzensizlik aldı yürüdü. Her ne kadar “Kentsel dönüşüm” diye adlandırılan ucube bir anlayış devreye girse de kokuşmuşluğun önü alınamadı.
En sonunda binalar “fıtıklaştı” biz ona “balkon” dedik… Bal mı kondu, başka bir şey mi bilemedik. Konmaya devam ediyor…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.