Daha dün gibiydi. Hayat da siyah beyaz bir fotoğrafa benziyordu. Kendi küçük dünyamızda yaşayıp giderken bir haber geldi. Mahalleye okul açılacaktı…
Okul nasıl bir şeydi? Niye bütün mahalleli seviniyordu? Küçücük bedenim üzerinde duran başımın içinde bulunan “beyin” denilen yerde bazı şeyler kurmaya başladım. Muhayyilem daha önce ismini bile duymadığı bu kavram üzerinde net bir karara varamıyordu.
Nihayet gün gelip çattı. Okul denilen evden bozma o sihirli mekâna vardık. Tamamın bir oda olan okulumuza gelenler belli sıralara oturdu. Daha doğrusu öğretmen bize nereye oturacağımızı gösterdi.
Elimizde defter kalem ve alfabe kitabının bulunduğu bir torba ile okula gelmiştik. Daha “çanta” ile tanışmamıştık. Analarımız bezden diktikleri ve boynumuza asarak getirdiğimiz bu torba benzeri şeylerle okula gidiyorduk.
Öğretmen okulu, daha doğrusu sınıfı beşe ayırdı. Bize “Buradan burası birinci sınıf, şurası ikinci sınıfların oturacağı yer, üçler hep burada oturacaklar, dörtler ile beşler de şuralarda olacaklar” diye talimat verdi.
Ve okul denilen tek dershaneliyerde derslere başlamış olduk.
Çok geçmeden, fasulye ve mısırdan teşekkül eden kesemizi sayı saymak için kullandığımız tabii ders malzemelerimiz vardı. Fındık çubuğundan olanlar ise büyük harflerin temsili yazılışını kavramamız içindi. Alfabenin ezberlenmesi ile okumaya bir adım daha atmış olduk. Okumayı harf ile öğrenen nesildik. A’da at, B’de bebek… Hâsılı, “Ğ” hariç her harfin önünde o harfle başlayan bir şey vardı. Alfabe; Z’de zeytin bitiyordu.
Sonraki kitabımızın üzerinde “Kıraat Kitabı” yazıyordu. Biz; beş sınıf bir arada eğitim gören öğrencilerin tamamı daha şubat ayı gelmeden okumaya başlamıştık bile. Yani bütün birinci sınıflar okumayı öğrenmişti. Üstelik günümüze göre iptidai bit yöntem ile…
Beşinci sınıfı bitirip ilkokuldan mezun olduktan sonra mahalle ortaokulunun yolunu tuttuk. Halâ köydeydik. Bu sefer sınıflarımızdaki öğrencilerin tamamı aynı sınıf seviyesindeydi. Her derse başka öğretmen geliyordu. Bize gelen öğretmenlerden Türkçe ve Fen Bilgisi öğretmeni sınıf öğretmenleriydi. Şahsen ben Türkçe derslerinde hiç dil bilgisi göremeden ortaokuldan da mezun olduk.
Bu kadar mukaddimenin ardında bir şekilde konuya girmemiz gerekiyor?
Biz okullarda sadece “ders” değil “Hayata dair” bilgiler de öğreniyorduk. Zamanı verimli kullanmak, saygı ve sevgi, hedeflere giden “meşru” yollar, şahsımıza, ailemize, cemiyete ve memlekete olan vazifelerimiz, insan ve vatan sevgisi, bitki ve hayvanları koruma ve despotizme kaçmayan disiplin…
Sonunda eğitimlerini akademik olarak sürdüren arkadaşlarımız oldu. Eğitimlerini sürdürmeyip hayata karışan arkadaşlarımız da. Aramızdaki tek fark “öğretim” yani kitabi bilgilerdi. Aynı olan şey ise “eğitim” yani hayatın içindeki davranışlardı.Ortaokul sıralarında nadirattan kavga eden öğrenciler olurdu. Biz bunların sebebini ne kavrayabilir, ne de idrak edebilirdik. Çünkü okullarda ders harici öğrendiğimiz bazı bilgiler ile yorumladığımızda böyle olumsuz şeylerin olmaması lazımdı. Aradan geçen on yıllar sonra kavgacı arkadaşlarımızın ebeveynleri de köylerinde çok tekin kişiler olmadığını öğrendik. Ancak çocukken bir bağlantı kuramamıştık. Atalarımızın “Armut dibine düşer” sözü bunlara tam olarak uyuyordu.O zamanda öğretmenler en güvenilir sınıftı. Öğrencileri hem akademik, hem de ahlaki olarak iyi eğitmek için var güçlerini kullanırlardı. Fedakârdılar. Yetiştirdiği talebeler seneler sonra öğretmenlerini saygıyla yâd erlerdi. Uzun seneler bu vaziyet devam etti. Ta ki seneler sonra bazı nahoş hadiseler zuhur edene kadar.
Ne zaman ki ebeveynler tarafından öğretmenler değil de çocuklarının yaptıkları her şey “Bir takım zümre” tarafından “makul (!)” karşılanmaya başlanınca, çok şey tersine döndü. Okullar birer diploma üretim merkezinde dönüştü. Ancak o diplomalarda insanlık derecesine dair notlar bulunmuyordu.
Bu konu burada bitmez.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
EĞİTİMDEN DİPLOMA ÜRETİM MERKEZLERİNE YOLCULUK
Daha dün gibiydi. Hayat da siyah beyaz bir fotoğrafa benziyordu. Kendi küçük dünyamızda yaşayıp giderken bir haber geldi. Mahalleye okul açılacaktı…
Okul nasıl bir şeydi? Niye bütün mahalleli seviniyordu? Küçücük bedenim üzerinde duran başımın içinde bulunan “beyin” denilen yerde bazı şeyler kurmaya başladım. Muhayyilem daha önce ismini bile duymadığı bu kavram üzerinde net bir karara varamıyordu.
Nihayet gün gelip çattı. Okul denilen evden bozma o sihirli mekâna vardık. Tamamın bir oda olan okulumuza gelenler belli sıralara oturdu. Daha doğrusu öğretmen bize nereye oturacağımızı gösterdi.
Elimizde defter kalem ve alfabe kitabının bulunduğu bir torba ile okula gelmiştik. Daha “çanta” ile tanışmamıştık. Analarımız bezden diktikleri ve boynumuza asarak getirdiğimiz bu torba benzeri şeylerle okula gidiyorduk.
Öğretmen okulu, daha doğrusu sınıfı beşe ayırdı. Bize “Buradan burası birinci sınıf, şurası ikinci sınıfların oturacağı yer, üçler hep burada oturacaklar, dörtler ile beşler de şuralarda olacaklar” diye talimat verdi.
Ve okul denilen tek dershaneliyerde derslere başlamış olduk.
Çok geçmeden, fasulye ve mısırdan teşekkül eden kesemizi sayı saymak için kullandığımız tabii ders malzemelerimiz vardı. Fındık çubuğundan olanlar ise büyük harflerin temsili yazılışını kavramamız içindi. Alfabenin ezberlenmesi ile okumaya bir adım daha atmış olduk. Okumayı harf ile öğrenen nesildik. A’da at, B’de bebek… Hâsılı, “Ğ” hariç her harfin önünde o harfle başlayan bir şey vardı. Alfabe; Z’de zeytin bitiyordu.
Sonraki kitabımızın üzerinde “Kıraat Kitabı” yazıyordu. Biz; beş sınıf bir arada eğitim gören öğrencilerin tamamı daha şubat ayı gelmeden okumaya başlamıştık bile. Yani bütün birinci sınıflar okumayı öğrenmişti. Üstelik günümüze göre iptidai bit yöntem ile…
Beşinci sınıfı bitirip ilkokuldan mezun olduktan sonra mahalle ortaokulunun yolunu tuttuk. Halâ köydeydik. Bu sefer sınıflarımızdaki öğrencilerin tamamı aynı sınıf seviyesindeydi. Her derse başka öğretmen geliyordu. Bize gelen öğretmenlerden Türkçe ve Fen Bilgisi öğretmeni sınıf öğretmenleriydi. Şahsen ben Türkçe derslerinde hiç dil bilgisi göremeden ortaokuldan da mezun olduk.
Bu kadar mukaddimenin ardında bir şekilde konuya girmemiz gerekiyor?
Biz okullarda sadece “ders” değil “Hayata dair” bilgiler de öğreniyorduk. Zamanı verimli kullanmak, saygı ve sevgi, hedeflere giden “meşru” yollar, şahsımıza, ailemize, cemiyete ve memlekete olan vazifelerimiz, insan ve vatan sevgisi, bitki ve hayvanları koruma ve despotizme kaçmayan disiplin…
Sonunda eğitimlerini akademik olarak sürdüren arkadaşlarımız oldu. Eğitimlerini sürdürmeyip hayata karışan arkadaşlarımız da. Aramızdaki tek fark “öğretim” yani kitabi bilgilerdi. Aynı olan şey ise “eğitim” yani hayatın içindeki davranışlardı.Ortaokul sıralarında nadirattan kavga eden öğrenciler olurdu. Biz bunların sebebini ne kavrayabilir, ne de idrak edebilirdik. Çünkü okullarda ders harici öğrendiğimiz bazı bilgiler ile yorumladığımızda böyle olumsuz şeylerin olmaması lazımdı. Aradan geçen on yıllar sonra kavgacı arkadaşlarımızın ebeveynleri de köylerinde çok tekin kişiler olmadığını öğrendik. Ancak çocukken bir bağlantı kuramamıştık. Atalarımızın “Armut dibine düşer” sözü bunlara tam olarak uyuyordu.O zamanda öğretmenler en güvenilir sınıftı. Öğrencileri hem akademik, hem de ahlaki olarak iyi eğitmek için var güçlerini kullanırlardı. Fedakârdılar. Yetiştirdiği talebeler seneler sonra öğretmenlerini saygıyla yâd erlerdi. Uzun seneler bu vaziyet devam etti. Ta ki seneler sonra bazı nahoş hadiseler zuhur edene kadar.
Ne zaman ki ebeveynler tarafından öğretmenler değil de çocuklarının yaptıkları her şey “Bir takım zümre” tarafından “makul (!)” karşılanmaya başlanınca, çok şey tersine döndü. Okullar birer diploma üretim merkezinde dönüştü. Ancak o diplomalarda insanlık derecesine dair notlar bulunmuyordu.
Bu konu burada bitmez.