Yaklaşık otuz dört sene önceydi. Ünye’de bir okulda görev yapıyordum. Bazı okullar sene sonunda “gece” düzenlerdi. Tabir aynen böyleydi. “Gece düzenlemek…”
Bir eğitim-öğretim dönemi sonunda öğrencilerin sosyalleşmesi için halka açık yapılan faaliyetlerdi bunlar. Yaygın ismi ile “Okul geceleri” olarak bilinen bu faaliyetler ya “karma” olur ya da sadece bir “Tiyatro eseri” sahnelenirdi.
Karma denilen gecelerde korolar, solo programlar düzenlenir; bazı mizahi kısa oyunlar oynanır, bazı öğrenciler şiir okurdu. Yaklaşık bir buçuk saat süren bu geceler bir senenin yorgunluğunu atmak, öğrenci velilerin davet edildiği bir çalışma olup hoşça vakit geçirmeleri planlanırdı.
Bu gecelerin öncesinde günlerce, hatta aylarca çalışma yapılırdı. Şayet karma gece yapılırsa Müzik öğretmeni koro ve soloları hazırlar, gösteriler varsa Beden Eğitimi dersi öğretmeni yardımcı olur, parodi, şiir gibi çalışmaları da Türkçe öğretmenleri yaptırırdı.
Şayet sene sonunda sadece bir piyes sahneye konulacaksa o zaman; kostüm, sahne düzeni, metnin temsile uyarlanması için ayrıca çalıştırılır, ezberler yapılır, bazı bilgiler verilirdi.
İşte böyle bir gecenin hazırlanması için iş başa düşmüştü. Hem idareci hem de Fen Bilimleri öğretmenliği yaptığım okulda sene sonu için seçtiğimiz bir tiyatro eserini sahneye koyacaktık. Tabii ben gönüllü olarak öğrenciler ile ben çalışma yapıyordum.
Piyeste görev alan öğrencileri tespit ettikten sonra çalışmalara başladık. Önceleri piyesin metni yüzüne karşı okunuyordu. Böylece kimden sonra kimin konuşacağı belli oluyordu. Zaman içeresinde herkes rolünü ezberliyor, ezber işi bittikten sonra jest ve mimik denilen çalışmalara geçiyorduk. Profesyonel tiyatrocu olmadığımız için çalışmaları kendi usulümüze göre yapıyorduk. Aradan epey zaman geçti. Herkes rolünü ezberlemişti. Artık çalışmalar ezberden yapılıyordu.
Günlerden bir gün çalışmaları dikkatle dinliyordum. Oyunda rol alan karakterlerden biri kendi rolü icabı karşısında bulunan kişiye “Gün dediğin nedir ki köylük yerinde. Falan tepesinden doğar filan tepesinden batar.”
Bir tepeden doğup, diğer tepeden batana kadar geçen zaman…Bir sahil çocuğu olarak önceleri yadırgadım. Bizim oralarda köyümüzün bir tarafı deniz diğer tarafı karaydı. Güneş ya tepelerden doğar denizden batar, ya denizden doğar tepelerin ardından batardı. Benim bulunduğum köyde güneş iki tepenin arasından doğar, Karadeniz’in ufukla birleştiği yerden batardı. Yani köyü öyle biliyorduk. Coğrafya öyleydi. İlk defa denizi olmayan bir yerde gün nasıl olur onun tanımını duyuyordum. Duyuyordum diyorum daha önce ne yaşamış, ne de duymuştum.
Sonra haritayı aldım elime. Deniz sahilinde olmayan yerleşim yerlerine baktım. Öyle ya buralarda da güneş doğuyor, sonra batıyor.
Birden derin düşüncelere daldım. İnsanlar farklı yerler görmeyince yazılı metinlerden ne kadar anlayabilirdi ki? Hani “Yaşamadan bilinmez” veya “görmeden anlayamazsın” diye bir söz vardır. Ben daha önce denizi olmayan bir yerleşim yerinde 24 saat geçirmediğim için; gün nasıl ve nereden doğğar, yine nasıl ve nereden batar nereden bilebilirdim ki…
Yıllar sonra denizden uzak olan yerlerde yaşayıp, gezince anlar gibi oldum. Bu arada yukarıda zikredilen cümle sadece günün doğup batışını tasvir etmiyordu. O cümlenin içinde yazılmamış çok şey vardı aslında. Tekrar edecek olursak “Gün dediğin nedir köylük yerinde. Falan tepesinden doğar, filan tepeden batar…”
Sizce gün doğup batana kadar neler yaşanıyor oralarda?İşte yazar orayı atlamış sanırım. Gün
sadece 24 saatten ibaret değildir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
GÜN DEDİĞİN NEDİR Kİ BİR KÖY YERİNDE
Yaklaşık otuz dört sene önceydi. Ünye’de bir okulda görev yapıyordum. Bazı okullar sene sonunda “gece” düzenlerdi. Tabir aynen böyleydi. “Gece düzenlemek…”
Bir eğitim-öğretim dönemi sonunda öğrencilerin sosyalleşmesi için halka açık yapılan faaliyetlerdi bunlar. Yaygın ismi ile “Okul geceleri” olarak bilinen bu faaliyetler ya “karma” olur ya da sadece bir “Tiyatro eseri” sahnelenirdi.
Karma denilen gecelerde korolar, solo programlar düzenlenir; bazı mizahi kısa oyunlar oynanır, bazı öğrenciler şiir okurdu. Yaklaşık bir buçuk saat süren bu geceler bir senenin yorgunluğunu atmak, öğrenci velilerin davet edildiği bir çalışma olup hoşça vakit geçirmeleri planlanırdı.
Bu gecelerin öncesinde günlerce, hatta aylarca çalışma yapılırdı. Şayet karma gece yapılırsa Müzik öğretmeni koro ve soloları hazırlar, gösteriler varsa Beden Eğitimi dersi öğretmeni yardımcı olur, parodi, şiir gibi çalışmaları da Türkçe öğretmenleri yaptırırdı.
Şayet sene sonunda sadece bir piyes sahneye konulacaksa o zaman; kostüm, sahne düzeni, metnin temsile uyarlanması için ayrıca çalıştırılır, ezberler yapılır, bazı bilgiler verilirdi.
İşte böyle bir gecenin hazırlanması için iş başa düşmüştü. Hem idareci hem de Fen Bilimleri öğretmenliği yaptığım okulda sene sonu için seçtiğimiz bir tiyatro eserini sahneye koyacaktık. Tabii ben gönüllü olarak öğrenciler ile ben çalışma yapıyordum.
Piyeste görev alan öğrencileri tespit ettikten sonra çalışmalara başladık. Önceleri piyesin metni yüzüne karşı okunuyordu. Böylece kimden sonra kimin konuşacağı belli oluyordu. Zaman içeresinde herkes rolünü ezberliyor, ezber işi bittikten sonra jest ve mimik denilen çalışmalara geçiyorduk. Profesyonel tiyatrocu olmadığımız için çalışmaları kendi usulümüze göre yapıyorduk. Aradan epey zaman geçti. Herkes rolünü ezberlemişti. Artık çalışmalar ezberden yapılıyordu.
Günlerden bir gün çalışmaları dikkatle dinliyordum. Oyunda rol alan karakterlerden biri kendi rolü icabı karşısında bulunan kişiye “Gün dediğin nedir ki köylük yerinde. Falan tepesinden doğar filan tepesinden batar.”
Bir tepeden doğup, diğer tepeden batana kadar geçen zaman…Bir sahil çocuğu olarak önceleri yadırgadım. Bizim oralarda köyümüzün bir tarafı deniz diğer tarafı karaydı. Güneş ya tepelerden doğar denizden batar, ya denizden doğar tepelerin ardından batardı. Benim bulunduğum köyde güneş iki tepenin arasından doğar, Karadeniz’in ufukla birleştiği yerden batardı. Yani köyü öyle biliyorduk. Coğrafya öyleydi. İlk defa denizi olmayan bir yerde gün nasıl olur onun tanımını duyuyordum. Duyuyordum diyorum daha önce ne yaşamış, ne de duymuştum.
Sonra haritayı aldım elime. Deniz sahilinde olmayan yerleşim yerlerine baktım. Öyle ya buralarda da güneş doğuyor, sonra batıyor.
Birden derin düşüncelere daldım. İnsanlar farklı yerler görmeyince yazılı metinlerden ne kadar anlayabilirdi ki? Hani “Yaşamadan bilinmez” veya “görmeden anlayamazsın” diye bir söz vardır. Ben daha önce denizi olmayan bir yerleşim yerinde 24 saat geçirmediğim için; gün nasıl ve nereden doğğar, yine nasıl ve nereden batar nereden bilebilirdim ki…
Yıllar sonra denizden uzak olan yerlerde yaşayıp, gezince anlar gibi oldum. Bu arada yukarıda zikredilen cümle sadece günün doğup batışını tasvir etmiyordu. O cümlenin içinde yazılmamış çok şey vardı aslında. Tekrar edecek olursak “Gün dediğin nedir köylük yerinde. Falan tepesinden doğar, filan tepeden batar…”
Sizce gün doğup batana kadar neler yaşanıyor oralarda?İşte yazar orayı atlamış sanırım. Gün
sadece 24 saatten ibaret değildir.