İsmini bile bilmiyorduk çok şeylerin. Domatesler de ismini bilmediğimiz sebzeler sınıfındandı.
Eskiden patlıcanın ismi “Ham balcan” domatesin ise “Has balcan” olarak bilinirdi.
Öyle ya bir şekilde isimlendirilmesi lazımdı. Yekûnu on haneyi bulmayan mahallede okul da olmayınca insanlar başka yerden duydukları şeyleri biraz değiştirerek kullandıkları şeylere veriyorlardı. Mesela akasya ağacının isimi “Diken ağacı” olarak biliniyordu.
Neyse biz gelelim has balcana. Yani domatese.
Ne zaman köy domatesi görsem aklıma çocukluğum gelir.
Karadeniz sahilinde küçük bir mahallede yaşardık. Önceleri toplam dokuz, on hane vardı bulunduğumuz yerde. Koskoca denizin sahilinde martıları ve diğer deniz kuşlarını saymazsak in cin top oynuyordu.
Hane sayısı az olunca fazla çocuk da yoktu. Uzun zaman sonra dört, beş kişi akran sayılacak yaşa geldik. Sabahları evden çıkar o bahçe senin, bu bahçe benim gezerdik. Çoğunlukla deniz kenarında oyalanırdık. Mahalle maçı yapacak kadar sayımız yoktu.
Yazları evden çıktıktan sonra sahil boyu saatlerce yürüdüğümüz olurdu. Kâh dalgaların sesini dinler, kâh esen rüzgârlara göğsümüzü siper ederdik. Tabiatla iç içeydik.
Saatlerce dolaşmaktan yorulunca bir kenara oturur evden getirdiğimiz mısır ekmeğini yerdik. Ardından kaynak sularından içerdik. Yabancı bir tarlaya girip oradan bir şeyler almazdık. Şayet kendi bahçemizde yenilecek şeyler varsa oradan alırdık.
Zaten meyve dışında yenilecek şeyler domates ve salatalık olurdu.
Hem salatalık hem de domates günümüzdekilerden daha kokuluydu. Tarladan aldığımız salatalık ve domatesleri mısır ekmeğine katık ederdik. Ancak domatesi dalından koparmak biraz maharet isterdi. Çünkü yaprağının suyu elimize değerse kokusu uzun zaman çıkmaz; eve gelince analarımızdan “Kimin tarlasına girdiniz” zılgıtını yerdik.
Domatesler günümüzdekiler gibi pürüzsüz ve parlak olmazdı. Ancak kokusu çok keskin olurdu.
Günümüzdeki domateslerin o zamanki domateslere sadece iki şeyi benziyor. Rengi ve ismi… Tat desen hak getire.
Günümüzdeki domatesler sanki plastik oyuncak gibi. Hani küçük çocuklara sebzeleri öğretmek için oyuncakçıda satılan oyuncaklar var ya onlar gibi işte.
O kokulu domateslerin nesli tükenmek üzere. Bazı yerlerde ata tohumundan üretenler var ama toprak da değişti. Aynı tatta ne domates ne de başka bir şey yetiştiremiyor. Zaman çok şeyin değişmesine sebep oldu.
Bazen geçmişten konuşup yazınca “Doğru muydu” acaba diye kendimin de tereddüt ettiği olmuyor değil.
Rahmetli dedem yaşlılık döneminde sebze ve meyvelerin tadı kaçtı derken ne kadar haklıymış. Aslına bakılırsa onların tadını biz kaçırdık. Şimdi bize geçmişe dair hatıraları yazmak kalıyor. Onu da inandıramıyoruz.
Bakalım hayatımızda daha nasıl değişiklikler bizi bekliyor. Yaşayan görecek…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
HAS BALCAN VEYA NAMIDİĞER DOMATES
İsmini bile bilmiyorduk çok şeylerin. Domatesler de ismini bilmediğimiz sebzeler sınıfındandı.
Eskiden patlıcanın ismi “Ham balcan” domatesin ise “Has balcan” olarak bilinirdi.
Öyle ya bir şekilde isimlendirilmesi lazımdı. Yekûnu on haneyi bulmayan mahallede okul da olmayınca insanlar başka yerden duydukları şeyleri biraz değiştirerek kullandıkları şeylere veriyorlardı. Mesela akasya ağacının isimi “Diken ağacı” olarak biliniyordu.
Neyse biz gelelim has balcana. Yani domatese.
Ne zaman köy domatesi görsem aklıma çocukluğum gelir.
Karadeniz sahilinde küçük bir mahallede yaşardık. Önceleri toplam dokuz, on hane vardı bulunduğumuz yerde. Koskoca denizin sahilinde martıları ve diğer deniz kuşlarını saymazsak in cin top oynuyordu.
Hane sayısı az olunca fazla çocuk da yoktu. Uzun zaman sonra dört, beş kişi akran sayılacak yaşa geldik. Sabahları evden çıkar o bahçe senin, bu bahçe benim gezerdik. Çoğunlukla deniz kenarında oyalanırdık. Mahalle maçı yapacak kadar sayımız yoktu.
Yazları evden çıktıktan sonra sahil boyu saatlerce yürüdüğümüz olurdu. Kâh dalgaların sesini dinler, kâh esen rüzgârlara göğsümüzü siper ederdik. Tabiatla iç içeydik.
Saatlerce dolaşmaktan yorulunca bir kenara oturur evden getirdiğimiz mısır ekmeğini yerdik. Ardından kaynak sularından içerdik. Yabancı bir tarlaya girip oradan bir şeyler almazdık. Şayet kendi bahçemizde yenilecek şeyler varsa oradan alırdık.
Zaten meyve dışında yenilecek şeyler domates ve salatalık olurdu.
Hem salatalık hem de domates günümüzdekilerden daha kokuluydu. Tarladan aldığımız salatalık ve domatesleri mısır ekmeğine katık ederdik. Ancak domatesi dalından koparmak biraz maharet isterdi. Çünkü yaprağının suyu elimize değerse kokusu uzun zaman çıkmaz; eve gelince analarımızdan “Kimin tarlasına girdiniz” zılgıtını yerdik.
Domatesler günümüzdekiler gibi pürüzsüz ve parlak olmazdı. Ancak kokusu çok keskin olurdu.
Günümüzdeki domateslerin o zamanki domateslere sadece iki şeyi benziyor. Rengi ve ismi… Tat desen hak getire.
Günümüzdeki domatesler sanki plastik oyuncak gibi. Hani küçük çocuklara sebzeleri öğretmek için oyuncakçıda satılan oyuncaklar var ya onlar gibi işte.
O kokulu domateslerin nesli tükenmek üzere. Bazı yerlerde ata tohumundan üretenler var ama toprak da değişti. Aynı tatta ne domates ne de başka bir şey yetiştiremiyor. Zaman çok şeyin değişmesine sebep oldu.
Bazen geçmişten konuşup yazınca “Doğru muydu” acaba diye kendimin de tereddüt ettiği olmuyor değil.
Rahmetli dedem yaşlılık döneminde sebze ve meyvelerin tadı kaçtı derken ne kadar haklıymış. Aslına bakılırsa onların tadını biz kaçırdık. Şimdi bize geçmişe dair hatıraları yazmak kalıyor. Onu da inandıramıyoruz.
Bakalım hayatımızda daha nasıl değişiklikler bizi bekliyor. Yaşayan görecek…