Öncelikle “haşa” kelimesini yazılı olarak değil de telaffuz olarak duymakta fayda var.
Adı geçen kelime bundan bir asır önce ile yarım asır önce arasında kalan yarım asırlık bir zaman diliminin kimlik yapısını belirten kavramlardandır.
Biz bu kelimeyi daha çok dini bir mevzu konuşurken kullanırız. Ne zaman temsili olarak da olsa dine aykırı bir şeyler ifade edeceğimiz zaman “Haşa, sümme haşa” diye bir girişin ardından vereceğimiz misali açıklarız. Yani aslında “Vereceğim örnek caiz değil ama söylenmeden de mevzu anlaşılmaz” demektir.
Biz gelelim “Haşa kurmak” değiminde bulunan “haşa” kelimesine.
Konu bir asır öncesine dayanıyor. Ülkede elektriğin olmadığı zamanlarda köylünün topyekûn temizlik yaptığı zamanlardan kalan bir alışkanlık.
…
Çocukken bu temizlik günlerini dikkatle incelerdim. Her hane, her gün yapılması gerekli temizlikleri taşıma su ile yapardı. Çeşmeden kovalar ve güğümlerle aldıkları su ile çamaşır yıkanır, banyo yapılır, bulaşık yapılır ve yemek için kullanılırdı.
Zor zamanlardı…
Bu işler her gün olurdu. Elektik olmadığı için elektrikle çalışan cihazlar da yoktu. Çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi gibi.
Köyümüz deniz sahilinde idi. Köylüler yaz aylarından birinde özellikle temmuz ayında yıllık temizlik yapardı. Karadeniz’de ağustos ayı fındık mevsimi olduğu için bu temizlikler için temmuz seçilirdi. Eylül ise iklimden dolayı tercih edilmezdi.
Kadınlar birbirleriyle anlaşırlar; yatak, yorgan, yastık kılıfı ve bazı çamaşırlarını temizlemek için dere ile denizin birleştiği yere gelirlerdi. Bizim orada dere ile denizin birleştiği yer kayalıktı. Yani yıkanan elbiseler kayalıklara serilir kuruyunca toplanırdı.
Yatak yorgan gibi eşyaların hem yünleri hem de yüzleri yani üzerinde bulunan kılıfları da yıkanırdı.
Kadınlar ırmaktan akan suyu bir kapta kaynatır önce sabun ile yıkar, daha sonra aynı çamaşırları “hey” dediğimiz fındık çubuğundan örülü büyükçe bir sepetin içine yerleştirildi. Bir defa sabunla yıkanmış olan bu çamaşırlar artık “haşa” yapılacaktı.
Sepete konulmuş bir defa yıkanmış elbiselerin üzerine bir bez örtülür, daha sonra bezin üzerine “kül” dökülürdü. Kül ile yıkanmış çamaşırlar temas etmezdi. Daha sonra külün üzerinden kaynar su dökülür, külden süzülen sular sepette bulunan çamaşırların içinden geçer ve fındık çubuğundan örülü kaptan dışarı akardı.
Artık bir kere sabunla yıkanmış çamaşırları bu sefer de kül suyu ile buluştururlar ve bir süre bekledikten sonra iyice yumuşayan elbiseleri alıp tekrar durularlardı. Bu arada inatçı kirleri çıkarmak için “pataklamak” denilen bir yöntem uygulanırdı. Burada “pataklamak” konusuna girmeyeceğim. Çünkü yazı uzayacak. Bu konu ise ayrı bir yazı dâhilinde ele alınacak.
Haşa kurma işi bitince durulanan çamaşırlar ve yünler kayalıklara serilir, güneşin altında çok kısa bir sürede kururdu. Çamaşırlar kuruyana kadar geçen süre içinde kadınlar hem birbirleri ile sohbet eder, hem dinlenir hem de evlerinden getirdikleri yiyecekleri ortaklaşa yerlerdi. Ortalık bir anda piknik yerine dönerdi.
Yıkanmış eşyaların kuruması ile toparlanan eşyalar; denk haline getirilir, bir daha ki sene görüşmek umuduyla birbirlerinden ayrılırlardı. Yılda bir defa olan bu temizlik günleri sosyal hayatın içinde renkli bir gün olarak bir yıl anlatılırdı. Ta ki gelecek sene yeni hikâyecin hayata girmesine kadar…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
HAŞA KURMAK
Öncelikle “haşa” kelimesini yazılı olarak değil de telaffuz olarak duymakta fayda var.
Adı geçen kelime bundan bir asır önce ile yarım asır önce arasında kalan yarım asırlık bir zaman diliminin kimlik yapısını belirten kavramlardandır.
Biz bu kelimeyi daha çok dini bir mevzu konuşurken kullanırız. Ne zaman temsili olarak da olsa dine aykırı bir şeyler ifade edeceğimiz zaman “Haşa, sümme haşa” diye bir girişin ardından vereceğimiz misali açıklarız. Yani aslında “Vereceğim örnek caiz değil ama söylenmeden de mevzu anlaşılmaz” demektir.
Biz gelelim “Haşa kurmak” değiminde bulunan “haşa” kelimesine.
Konu bir asır öncesine dayanıyor. Ülkede elektriğin olmadığı zamanlarda köylünün topyekûn temizlik yaptığı zamanlardan kalan bir alışkanlık.
…
Çocukken bu temizlik günlerini dikkatle incelerdim. Her hane, her gün yapılması gerekli temizlikleri taşıma su ile yapardı. Çeşmeden kovalar ve güğümlerle aldıkları su ile çamaşır yıkanır, banyo yapılır, bulaşık yapılır ve yemek için kullanılırdı.
Zor zamanlardı…
Bu işler her gün olurdu. Elektik olmadığı için elektrikle çalışan cihazlar da yoktu. Çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi gibi.
Köyümüz deniz sahilinde idi. Köylüler yaz aylarından birinde özellikle temmuz ayında yıllık temizlik yapardı. Karadeniz’de ağustos ayı fındık mevsimi olduğu için bu temizlikler için temmuz seçilirdi. Eylül ise iklimden dolayı tercih edilmezdi.
Kadınlar birbirleriyle anlaşırlar; yatak, yorgan, yastık kılıfı ve bazı çamaşırlarını temizlemek için dere ile denizin birleştiği yere gelirlerdi. Bizim orada dere ile denizin birleştiği yer kayalıktı. Yani yıkanan elbiseler kayalıklara serilir kuruyunca toplanırdı.
Yatak yorgan gibi eşyaların hem yünleri hem de yüzleri yani üzerinde bulunan kılıfları da yıkanırdı.
Kadınlar ırmaktan akan suyu bir kapta kaynatır önce sabun ile yıkar, daha sonra aynı çamaşırları “hey” dediğimiz fındık çubuğundan örülü büyükçe bir sepetin içine yerleştirildi. Bir defa sabunla yıkanmış olan bu çamaşırlar artık “haşa” yapılacaktı.
Sepete konulmuş bir defa yıkanmış elbiselerin üzerine bir bez örtülür, daha sonra bezin üzerine “kül” dökülürdü. Kül ile yıkanmış çamaşırlar temas etmezdi. Daha sonra külün üzerinden kaynar su dökülür, külden süzülen sular sepette bulunan çamaşırların içinden geçer ve fındık çubuğundan örülü kaptan dışarı akardı.
Artık bir kere sabunla yıkanmış çamaşırları bu sefer de kül suyu ile buluştururlar ve bir süre bekledikten sonra iyice yumuşayan elbiseleri alıp tekrar durularlardı. Bu arada inatçı kirleri çıkarmak için “pataklamak” denilen bir yöntem uygulanırdı. Burada “pataklamak” konusuna girmeyeceğim. Çünkü yazı uzayacak. Bu konu ise ayrı bir yazı dâhilinde ele alınacak.
Haşa kurma işi bitince durulanan çamaşırlar ve yünler kayalıklara serilir, güneşin altında çok kısa bir sürede kururdu. Çamaşırlar kuruyana kadar geçen süre içinde kadınlar hem birbirleri ile sohbet eder, hem dinlenir hem de evlerinden getirdikleri yiyecekleri ortaklaşa yerlerdi. Ortalık bir anda piknik yerine dönerdi.
Yıkanmış eşyaların kuruması ile toparlanan eşyalar; denk haline getirilir, bir daha ki sene görüşmek umuduyla birbirlerinden ayrılırlardı. Yılda bir defa olan bu temizlik günleri sosyal hayatın içinde renkli bir gün olarak bir yıl anlatılırdı. Ta ki gelecek sene yeni hikâyecin hayata girmesine kadar…