Bir sanatı icra etmek başka, sanattan anlamak başka. Hiç anlamamak hep başka.
Çoğumuz bazı ustaların, bazı sanatçıların yaptıklarını beğenir, onları takdir ederiz. Birçoğumuz gördüğü bir sanat eseri karşında “Benim de böyle bir meziyetim olmasını isterdim” dediğimiz şey olmuştur.
Her takdir ettiğimiz şeyi kendimizin vücuda getirmesi mümkün olmayabilir. Ancak o eserin diğerlerinden farklı olduğunu bilenlerimiz de az değildir.
Bir tablo karşısında hayran hayran bakarken “Sanatçı sanatını konuşturmuş” diyen bir kişinin de aslında güzel bir şeyin farkında olduğunu ama bunu kendisinin yapamadığını anlarız. Tıpkı iyi yemekten anlayıp da iyi yemek yapmasını bilmemek gibi bir şey.
İster mimari, ister musiki, ister resim isterse söz sanatı olsun; her birinin erbabı olan şahıslar olduğu gibi bunların güzel olanlarından anlayan kişiler de olur. Her hakem yönettiği spor müsabakasının kurallarını bilse de o işi kendisi yapamaz. Çünkü bedeni yeterliliği buna müsaade etmez.
Eskiden “El vermek” diye tabir vardı. Bu bir ustanın çırağına veya yetiştirdiği kişiye güvenini belirtip; “Bundan sonra bu sanatı kendin de yapabilirsin” diye onu bir nevi yüreklendirmesidir. Tabii ustalarının yanından ayrılan kişiler kendi aralarında “Ben falanca ustanın kalfasıydım” diye kendini diğer muhataplarından ayrı tutar.
Bu gibi tatlı rekabet sanatın, sanat kalitesinin ilerlemesini sağlar. Hiçbir kişi ustası dururken kendini övmez. Hepsi de kendilerini ustalarıyla diğerlerinden ayrıcalıklı görür. Burada kişiler “falanca ustanın yetiştirmesi, filanca ustanın kalfası” gibi bir imtiyaza sahiptir.
Bu arada zamanın ustaları da ahlaki olarak ustalıklarının zirvesindedir.
Eskiden sanat ehli kişiler, yanında çalışanlardan bazılarında bir istidat görürse elinden tutar, onun gelişmesine katkıda bulunurlardı. Buna ustanın kişide “ışık görmesi” denirdi. Günümüzde ise kendisinden daha iyi olanları çekemeyenler de oluyor.
Bundan yarım asır önce usta-çırak, bir nevi manevi baba-evlat gibiydiler. Her usta ne kadar güzel kalfa yetiştirse onunla övünürdü. Üstelik ustalığından bir şey de kaybetmez takdir görürdü. Gün gelir Hak vaki olunca yetiştirdiği talebesi bir zaman asıl ustasıyla anılırdı. “Talebe hocasıyla ölçülür” sözü boşa söylenmiş bir söz değildi.
İcazet kavramı ise bir sanattan çok daha ilmi şeyler için kullanılırdı. Bir nevi eğitimin devamlılığı anlamına gelirdi. Burada da uzun süre eğitici ön planda olur, zaman içinde topluma kendini kabul ettirmiş kişiler için “Falanca hocanın talebesi” derlerdi.
Günümüzde algı, tüketim, hız ve para ön plana çıkınca; o eski bildiğimiz usta çırak kavramı da hayattan el etek çekti. Her yer “En iyisi bizde, en ekonomik olanı bizde, her aradığın şey bulunur” gibi diğerlerine “neredeyse” ekonomik hayat hakkı tanımayan bir anlayış topluma yerleşti ve ne yazık ki kabul gördü.
Artık alıcı da satıcı da aynı dilden konuşuyordu. Nerdeyse müşteriler “kandırıldımsa fala firmaya kandırıldım” diye övünecek hale geldi. Tabiri caizse sap ile saman karıştı. Böyle durumda ne aldanan niye aldandığını biliyor, ne aldatan kimi aldattığını biliyor. Her şeyin ismi “uyanıklık” ile adlandırıldı. Bozuk bir mala sahip olan kişiye “Ne yapalım kandırılmasaydın” diyenler oldu. Kimse kandırılanların hakkını korumadı. Kısaca, şöyle bir geriye bakınca neleri kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Zaten farkında olsak ne bizi aldatan olur, ne de kandırıldığımızda susan olurdu. Ülkede yürüyüşler ve hak aramalar ancak siyesi konularda oluyor. Onun da bir işe yaradığı olmuyor. Eski bir başbakanın “Sokaklar yürümekle aşınmaz” sözü günümüze kadar uzanmış.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
İCAZET VEYA EL VERMEK
Bir sanatı icra etmek başka, sanattan anlamak başka. Hiç anlamamak hep başka.
Çoğumuz bazı ustaların, bazı sanatçıların yaptıklarını beğenir, onları takdir ederiz. Birçoğumuz gördüğü bir sanat eseri karşında “Benim de böyle bir meziyetim olmasını isterdim” dediğimiz şey olmuştur.
Her takdir ettiğimiz şeyi kendimizin vücuda getirmesi mümkün olmayabilir. Ancak o eserin diğerlerinden farklı olduğunu bilenlerimiz de az değildir.
Bir tablo karşısında hayran hayran bakarken “Sanatçı sanatını konuşturmuş” diyen bir kişinin de aslında güzel bir şeyin farkında olduğunu ama bunu kendisinin yapamadığını anlarız. Tıpkı iyi yemekten anlayıp da iyi yemek yapmasını bilmemek gibi bir şey.
İster mimari, ister musiki, ister resim isterse söz sanatı olsun; her birinin erbabı olan şahıslar olduğu gibi bunların güzel olanlarından anlayan kişiler de olur. Her hakem yönettiği spor müsabakasının kurallarını bilse de o işi kendisi yapamaz. Çünkü bedeni yeterliliği buna müsaade etmez.
Eskiden “El vermek” diye tabir vardı. Bu bir ustanın çırağına veya yetiştirdiği kişiye güvenini belirtip; “Bundan sonra bu sanatı kendin de yapabilirsin” diye onu bir nevi yüreklendirmesidir. Tabii ustalarının yanından ayrılan kişiler kendi aralarında “Ben falanca ustanın kalfasıydım” diye kendini diğer muhataplarından ayrı tutar.
Bu gibi tatlı rekabet sanatın, sanat kalitesinin ilerlemesini sağlar. Hiçbir kişi ustası dururken kendini övmez. Hepsi de kendilerini ustalarıyla diğerlerinden ayrıcalıklı görür. Burada kişiler “falanca ustanın yetiştirmesi, filanca ustanın kalfası” gibi bir imtiyaza sahiptir.
Bu arada zamanın ustaları da ahlaki olarak ustalıklarının zirvesindedir.
Eskiden sanat ehli kişiler, yanında çalışanlardan bazılarında bir istidat görürse elinden tutar, onun gelişmesine katkıda bulunurlardı. Buna ustanın kişide “ışık görmesi” denirdi. Günümüzde ise kendisinden daha iyi olanları çekemeyenler de oluyor.
Bundan yarım asır önce usta-çırak, bir nevi manevi baba-evlat gibiydiler. Her usta ne kadar güzel kalfa yetiştirse onunla övünürdü. Üstelik ustalığından bir şey de kaybetmez takdir görürdü. Gün gelir Hak vaki olunca yetiştirdiği talebesi bir zaman asıl ustasıyla anılırdı. “Talebe hocasıyla ölçülür” sözü boşa söylenmiş bir söz değildi.
İcazet kavramı ise bir sanattan çok daha ilmi şeyler için kullanılırdı. Bir nevi eğitimin devamlılığı anlamına gelirdi. Burada da uzun süre eğitici ön planda olur, zaman içinde topluma kendini kabul ettirmiş kişiler için “Falanca hocanın talebesi” derlerdi.
Günümüzde algı, tüketim, hız ve para ön plana çıkınca; o eski bildiğimiz usta çırak kavramı da hayattan el etek çekti. Her yer “En iyisi bizde, en ekonomik olanı bizde, her aradığın şey bulunur” gibi diğerlerine “neredeyse” ekonomik hayat hakkı tanımayan bir anlayış topluma yerleşti ve ne yazık ki kabul gördü.
Artık alıcı da satıcı da aynı dilden konuşuyordu. Nerdeyse müşteriler “kandırıldımsa fala firmaya kandırıldım” diye övünecek hale geldi. Tabiri caizse sap ile saman karıştı. Böyle durumda ne aldanan niye aldandığını biliyor, ne aldatan kimi aldattığını biliyor. Her şeyin ismi “uyanıklık” ile adlandırıldı. Bozuk bir mala sahip olan kişiye “Ne yapalım kandırılmasaydın” diyenler oldu. Kimse kandırılanların hakkını korumadı. Kısaca, şöyle bir geriye bakınca neleri kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Zaten farkında olsak ne bizi aldatan olur, ne de kandırıldığımızda susan olurdu. Ülkede yürüyüşler ve hak aramalar ancak siyesi konularda oluyor. Onun da bir işe yaradığı olmuyor. Eski bir başbakanın “Sokaklar yürümekle aşınmaz” sözü günümüze kadar uzanmış.