Kendisini uzun yıllardır tanıyordum. Kimi kimsesi var mı yok mu bilmem ama en az yirmi sene yalnız yaşadığını biliyorum.
Yaşı yetmişe dayanmış bu kişi dilenci değil. Kimseden bir şey istemez. Halkın arasında gezer, ne yer ne içer bilinmez.
Onu tanıyanlar da vardı. Bazen, bir yerde sohbet ederken yanımızdan geçse; onun için “Yalnız yaşıyor, ne yer ne içer kimse bilmiyor” derlerdi. Kimseye derdini söylemez, sanki normal insanlar gibi davranırdı.
Onu daha çok şehrin merkezinde bulunan camini şadırvanında abdest alırken görürdüm. Tabii namaz kılarken de. Üzerinde kış yaz benzer bir kıyafet vardı. Bir ceket bir pantolon. Onlar da eskiydi.
Kimseye halinden şikâyet etmediği ve dilenmediği için çok kişi onu normal bir vatandaş sanıyordu. Doğrusu ben de öyle sanıyordum.
Zaman içinde tek başına yaşayan biri olduğunu öğrendim. Ancak özel durumunu bilmediğim için ona yardım etmenin şahsiyetini zedeleyip zedelemeyeceğini bilmediğim için dikkatli davranırdım. Kimseyle tartışmazdı. Daha doğrusu sohbet etmediği için sevindiği ve kızdığı görülmemişti.
Her gün şehirde olmazdı. Şehirde olmadığı zamanlar nerede olduğuna dair bizim de bilgimiz olmazdı. İşin en hazin tarafı, herhangi bir sohbetin konusu da olmazdı. Meczup değildi. Sağlıklı görünüyordu. Tanıdığı kişilerle karşılaşınca selam verir geçerdi.
Aradan belki yirmi sene geçti. Bazı zamanlarda onu görünce ona selam verirdim. O da selamı alır ardından teşekkür de ederdi. Doğrusu ben de onu herkes kadar tanıyordum.
Hiç dilenmemesi ve kimseden yardım istememesi onu normal insanlar sınıfına sokuyordu. Yirmi senelik sürede birinden bir şey istediğine ve bir şey aldığına şahit olmadığım gibi böyle bir hikâye de dinlemedim.
Bu yazıyı yazmama sebep olan şey onu son gördüğümde bana söylediği bir cümleydi. Şehrin büyük camisinin şadırvanı yakınından geçiyordum. O da oradaydı. Abdesthane, yanlardan açık üsten kapalı bir yerdi. İki açık yer iki caddeyi birbirine bağlıyor. Caddenin bir tarafından abdesthaneye girip diğer tarafından çıkacakken karşımda onu gördüm. Elinde kâğıda sarılmış içinde ne olduğunu bilmediğim yarım ekmek vardı.
Tam yanından geçerken bana döndü ve “Hoca aç mısın, ekmek vereyim mi?” dedi.
Ekmek vereyim mi?
Birden bir titreme tuttu beni. Soğuktan değildi bu titreme. Belki zar zor temin ettiği o ekmeği bana da ikram etmek istiyordu. İçimden; zenginlik, mal, mülk, makam, mevkii, çek, senet, para, varlık, ticaret, siyaset, politika (siyasetin farklı yanı), holding, sanatçı, sporcu ve buna benzer bütün kelimeler geçti.
Sonra; muhtaç, ihtiyaç, kibir, tepeden bakma, yardım, hibe, bağış, vakıf vs gibi kelimeler hafızamda sökün etti.
Aç isen ekmek vereyim mi?
Ey vatandaş! Sen bize vicdan, insanlık, acıma dersi ver…
Elindeki ekmeğini başkasına ikram etmek isteyen kaç kişi kaldı dünyada?
Bizde olmayan o kadar çok şey var ki sende.
Sonra hızla yanından ayırıldım. Birkaç adım sonra arkaya bakınca, günlerce ağzına lokma sürmemiş birinin ısırması gibi ısırıyordu ekmeğini.
Şayet biz üzerimizdeki kibri öyle ısırsak, bu güzel insanın gönlüne sahip oluruz belki. Bunu başarmak için kırk fırın ekmek yemek lazım.
Aç isen ekmek vereyim mi?
İnsanlık ver sen bize. Ona daha çok ihtiyacımız var…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
İNSANLIK İKRAMI
Kendisini uzun yıllardır tanıyordum. Kimi kimsesi var mı yok mu bilmem ama en az yirmi sene yalnız yaşadığını biliyorum.
Yaşı yetmişe dayanmış bu kişi dilenci değil. Kimseden bir şey istemez. Halkın arasında gezer, ne yer ne içer bilinmez.
Onu tanıyanlar da vardı. Bazen, bir yerde sohbet ederken yanımızdan geçse; onun için “Yalnız yaşıyor, ne yer ne içer kimse bilmiyor” derlerdi. Kimseye derdini söylemez, sanki normal insanlar gibi davranırdı.
Onu daha çok şehrin merkezinde bulunan camini şadırvanında abdest alırken görürdüm. Tabii namaz kılarken de. Üzerinde kış yaz benzer bir kıyafet vardı. Bir ceket bir pantolon. Onlar da eskiydi.
Kimseye halinden şikâyet etmediği ve dilenmediği için çok kişi onu normal bir vatandaş sanıyordu. Doğrusu ben de öyle sanıyordum.
Zaman içinde tek başına yaşayan biri olduğunu öğrendim. Ancak özel durumunu bilmediğim için ona yardım etmenin şahsiyetini zedeleyip zedelemeyeceğini bilmediğim için dikkatli davranırdım. Kimseyle tartışmazdı. Daha doğrusu sohbet etmediği için sevindiği ve kızdığı görülmemişti.
Her gün şehirde olmazdı. Şehirde olmadığı zamanlar nerede olduğuna dair bizim de bilgimiz olmazdı. İşin en hazin tarafı, herhangi bir sohbetin konusu da olmazdı. Meczup değildi. Sağlıklı görünüyordu. Tanıdığı kişilerle karşılaşınca selam verir geçerdi.
Aradan belki yirmi sene geçti. Bazı zamanlarda onu görünce ona selam verirdim. O da selamı alır ardından teşekkür de ederdi. Doğrusu ben de onu herkes kadar tanıyordum.
Hiç dilenmemesi ve kimseden yardım istememesi onu normal insanlar sınıfına sokuyordu. Yirmi senelik sürede birinden bir şey istediğine ve bir şey aldığına şahit olmadığım gibi böyle bir hikâye de dinlemedim.
Bu yazıyı yazmama sebep olan şey onu son gördüğümde bana söylediği bir cümleydi. Şehrin büyük camisinin şadırvanı yakınından geçiyordum. O da oradaydı. Abdesthane, yanlardan açık üsten kapalı bir yerdi. İki açık yer iki caddeyi birbirine bağlıyor. Caddenin bir tarafından abdesthaneye girip diğer tarafından çıkacakken karşımda onu gördüm. Elinde kâğıda sarılmış içinde ne olduğunu bilmediğim yarım ekmek vardı.
Tam yanından geçerken bana döndü ve “Hoca aç mısın, ekmek vereyim mi?” dedi.
Ekmek vereyim mi?
Birden bir titreme tuttu beni. Soğuktan değildi bu titreme. Belki zar zor temin ettiği o ekmeği bana da ikram etmek istiyordu. İçimden; zenginlik, mal, mülk, makam, mevkii, çek, senet, para, varlık, ticaret, siyaset, politika (siyasetin farklı yanı), holding, sanatçı, sporcu ve buna benzer bütün kelimeler geçti.
Sonra; muhtaç, ihtiyaç, kibir, tepeden bakma, yardım, hibe, bağış, vakıf vs gibi kelimeler hafızamda sökün etti.
Aç isen ekmek vereyim mi?
Ey vatandaş! Sen bize vicdan, insanlık, acıma dersi ver…
Elindeki ekmeğini başkasına ikram etmek isteyen kaç kişi kaldı dünyada?
Bizde olmayan o kadar çok şey var ki sende.
Sonra hızla yanından ayırıldım. Birkaç adım sonra arkaya bakınca, günlerce ağzına lokma sürmemiş birinin ısırması gibi ısırıyordu ekmeğini.
Şayet biz üzerimizdeki kibri öyle ısırsak, bu güzel insanın gönlüne sahip oluruz belki. Bunu başarmak için kırk fırın ekmek yemek lazım.
Aç isen ekmek vereyim mi?
İnsanlık ver sen bize. Ona daha çok ihtiyacımız var…