Hayatın fotoğraflardan daha renkli olduğu zamanlardı…
Elimizdeki kıt imkânlarla yaşamaya çalışırken, yani hayata tutunmaya çalışırken hep umutlarımız yanımızdaydı.
Sadece umutlar mı?
Gayretimiz, azmimiz, umutlarımız da bizimleydi.
Hayatta kalmak için ayakta kalmaya çalışırdık… Bazen üzülür bazen sevinirdik. Soframızdaki ekmeğimiz ve çorbamız o günün bereketli geçtiği anlamına geliyordu. Kimsenin malında gözümüz olmazdı. Bizim de olması için azami gayreti gösterirdik.
Ellerimizdeki nasırlar, biz azmin fotoğrafıydı… Alnımızın teri ise çalıştığımız yeri ıslatmıştı. Onu yanımızda taşıyamıyorduk. Kimselere gösteremiyorduk.
Zaman içinde evimizde nüfus artıyordu. Sofraya bir kaşık daha konulması gerekiyordu. Sofradaki ekmeğin dilimi artması gerekiyordu. Alnımızdan akan ter biraz daha fazlalaşması gerekiyordu. Ve elimiz daha da nasırlaşması gerekiyordu…
Bir gün bir komşumuz evimizin önünde aile fotoğrafımızı çekiyordu. Fotoğraf siyah beyazdı. Bakışlar donuk olsa bile umutluydu. Fotoğrafta her zaman bir arada olacaktık. Yarınlarda bazı azalmalar olsa dahi.
Bir bahar günü çekilmiş fotoğraf karesinde neler yoktu ki… Evimizin kırık camı bile görünüyordu. Aktarılmamış damın damlattığını fotoğraftan anlamamız mümkün değildi. Tüten baca bir hayat belirtisiydi.
Fotoğrafta otlar bile siyah beyazdı. Ağaçlar koyu gri, gökyüzünün aslı hangi renkten olduğu belli değildi.
Arkadan tesadüfen geçen kedimiz bile fotoğraf karesinde yer almış olabilirdi.
Bu fotoğraf sandığın en müstesna yerinde saklanacak, önceleri sık aralıklarla bakılıp tekrar yerine konulacaktı. Zaman içinde fotoğrafa bakma aralığı uzayacak ta ki eve bir misafir gelene kadar…
Fotoğrafta bulunanlar, kâğıt üzerinde hiç yaşlanmayacaktı. Aradan geçen günler fotoğrafa yansımayacaktı.
Aradan geçen uzun zaman sonra her fotoğrafa baktığımızda “Hey gidi günler hey!” ifadeleri mutlaka sesli olarak kullanılacaktı.
Zaman içinde kırık camı yenisiyle değiştirdiğimizde fotoğrafın bundan haberi olmayacaktı. Aktarılmış dam, boyanan yerler fotoğrafa yansımayacaktı.
Bahçeye diktiğimiz üç-beş karanfil belki kumuş olacaktı. Daha sonra dikilen güller en güzel kokuları ve renkleri ile göz okşayacaktı. Ancak hiçbiri o fotoğrafta olmayacaktı.
Zaman içinde fotoğraf yavaş yavaş sararmaya yüz tutacaktı.
Aradan geçen on yıllar sonra fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz evin orada olmadığını anlayacaktık. Dikilen güllerin yerine banklar konuşmuş olabilirdi.
Evin önündeki ağaçları belki de tamamı daha sonra yok olmuş olacaktı.
Fotoğrafa bakıp iç çekecektik. “Ne günler o günler” cümlesini bu sefer içimizden kuracaktık.
Artık o fotoğrafta evin kedisi olmayacaktı, otların yerine beton dökülecek, otlar siyah beyaz da olsa görünmeyecekti.
Biz fotoğrafa bakarken “ah!” ederken o fotoğrafın çekildiği zaman siyah beyaz da olsa görünen çimler üzerine kuşların da konduğunu hiçbir zaman hatırlamayacaktık…
İlk çekildiği zaman da hatırlamadığımız gibi...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
KUŞLAR VE GÜLLER
Hayatın fotoğraflardan daha renkli olduğu zamanlardı…
Elimizdeki kıt imkânlarla yaşamaya çalışırken, yani hayata tutunmaya çalışırken hep umutlarımız yanımızdaydı.
Sadece umutlar mı?
Gayretimiz, azmimiz, umutlarımız da bizimleydi.
Hayatta kalmak için ayakta kalmaya çalışırdık… Bazen üzülür bazen sevinirdik. Soframızdaki ekmeğimiz ve çorbamız o günün bereketli geçtiği anlamına geliyordu. Kimsenin malında gözümüz olmazdı. Bizim de olması için azami gayreti gösterirdik.
Ellerimizdeki nasırlar, biz azmin fotoğrafıydı… Alnımızın teri ise çalıştığımız yeri ıslatmıştı. Onu yanımızda taşıyamıyorduk. Kimselere gösteremiyorduk.
Zaman içinde evimizde nüfus artıyordu. Sofraya bir kaşık daha konulması gerekiyordu. Sofradaki ekmeğin dilimi artması gerekiyordu. Alnımızdan akan ter biraz daha fazlalaşması gerekiyordu. Ve elimiz daha da nasırlaşması gerekiyordu…
Bir gün bir komşumuz evimizin önünde aile fotoğrafımızı çekiyordu. Fotoğraf siyah beyazdı. Bakışlar donuk olsa bile umutluydu. Fotoğrafta her zaman bir arada olacaktık. Yarınlarda bazı azalmalar olsa dahi.
Bir bahar günü çekilmiş fotoğraf karesinde neler yoktu ki… Evimizin kırık camı bile görünüyordu. Aktarılmamış damın damlattığını fotoğraftan anlamamız mümkün değildi. Tüten baca bir hayat belirtisiydi.
Fotoğrafta otlar bile siyah beyazdı. Ağaçlar koyu gri, gökyüzünün aslı hangi renkten olduğu belli değildi.
Arkadan tesadüfen geçen kedimiz bile fotoğraf karesinde yer almış olabilirdi.
Bu fotoğraf sandığın en müstesna yerinde saklanacak, önceleri sık aralıklarla bakılıp tekrar yerine konulacaktı. Zaman içinde fotoğrafa bakma aralığı uzayacak ta ki eve bir misafir gelene kadar…
Fotoğrafta bulunanlar, kâğıt üzerinde hiç yaşlanmayacaktı. Aradan geçen günler fotoğrafa yansımayacaktı.
Aradan geçen uzun zaman sonra her fotoğrafa baktığımızda “Hey gidi günler hey!” ifadeleri mutlaka sesli olarak kullanılacaktı.
Zaman içinde kırık camı yenisiyle değiştirdiğimizde fotoğrafın bundan haberi olmayacaktı. Aktarılmış dam, boyanan yerler fotoğrafa yansımayacaktı.
Bahçeye diktiğimiz üç-beş karanfil belki kumuş olacaktı. Daha sonra dikilen güller en güzel kokuları ve renkleri ile göz okşayacaktı. Ancak hiçbiri o fotoğrafta olmayacaktı.
Zaman içinde fotoğraf yavaş yavaş sararmaya yüz tutacaktı.
Aradan geçen on yıllar sonra fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz evin orada olmadığını anlayacaktık. Dikilen güllerin yerine banklar konuşmuş olabilirdi.
Evin önündeki ağaçları belki de tamamı daha sonra yok olmuş olacaktı.
Fotoğrafa bakıp iç çekecektik. “Ne günler o günler” cümlesini bu sefer içimizden kuracaktık.
Artık o fotoğrafta evin kedisi olmayacaktı, otların yerine beton dökülecek, otlar siyah beyaz da olsa görünmeyecekti.
Biz fotoğrafa bakarken “ah!” ederken o fotoğrafın çekildiği zaman siyah beyaz da olsa görünen çimler üzerine kuşların da konduğunu hiçbir zaman hatırlamayacaktık…
İlk çekildiği zaman da hatırlamadığımız gibi...