Köylerde bir devrin gözdelerinden biriydi.
Belki arifane, belki de zaruri bir keşifti. Hangisi olursa olsun hayatımıza tat katan şeylerden biriydi.
Ülkede tanınmışlığı veya yapılışı nerelerde var bilmem ama (posul/fosul) Karadeniz’de çok bilinen bir yiyecektir. Daha doğrusu keyfi bir yiyecektir. Zaruri gıda maddelerinden sayılmaz.
İnsanımızın kıvrak zekâsı sayesinde belki deneme, belki de merak yoluyla bulmuştur posulu. Temel gıdalardan değildir. Tamamen keyfi bir yiyecektir ve yaz aylarında yapılır. Aslına bakılırsa tamamen çocukları sevindirmek için de yapıldığı söylenebilir.
Bundan yaklaşık yarım asır, hatta daha da önce ülkede her şeyin bulunmadığı zamanlardı. Hormon denilen “yapay” madde hayatımıza girmemişti. Başka bir ifadeyle hayatımıza kastetmemişti. İşte o zamanlar kışlık hazırlıklar evlerde yapılırdı.
Mısırların bir kısmı gölgede, bir kısmı taş fırınlarda kurutulurdu. Gölgede kurutulan mısırlar ekildiğinde bitme özelliğine sahipti. Gölgede kurutulan mısırlardan tohumluk olarak ayrılmış olan koçanlar ayrıca saklanırdı.
Güneşte kurutulan mısırların ununa “Çiğ darı unu” denirdi. Fırında kurulan mısırların ununa ise “Fırın darısı unu” denirdi.
Fırında kurutulan mısırların unundan muhtelif yiyecekler yapılırdı.
Köylerin bir nevi ortak malı olan taş fırınlarda sadece mısır değil birçok sebze kurutulurdu.
Ne zaman biri fırın yaksa mahallenin çocukları, hatta bazen büyükleri yanmış fırının içine daldan yeni koparılmış taze elmaları bırakır; belli bir zaman sonra oradan alırdı. Elmalar fırının hararetinden sıcakta hızlıca kavrulur, suyu azalır, suyu azaldıkça da şeker oranı artardı. Böylece hacmi küçülen elmaların büzüşmüş hali daha da tatlı olurdu.
Bu arada “Fırın yakma” köylerde; fırını kullanma anlamında söylenirdi. Hatta fırında işi olan köylüler sıraya girer ve “Yarın fırın yakma sırsı kimde” diye sorardı. Fırın yakma aynı zamanda bir faaliyetin adıydı.
Fırından çıkan elmaların bazılarından içindeki şekerli su dışarı sızar ve ateşin verdiği kavurucu sıcaklıkla kahverengi hal alırdı. Bu elma içindeki glikozun bir nevi hal değiştirmesi sonucu olurdu.
Sıcak sıcak elimize aldığımız posulları veya fosulları büyük bir iştiha ile yerdik. Elimizin ve ağzımızın sıcaktan yanması bu tadı almamıza engel olamazdı.
Dedim ya posul/fosul bir temel gıda maddesi olmayıp, keyfe göre yaptığımız bir yiyecekti. Çünkü ne uzun süre muhafaza edilirdi, ne de bir öğün olarak tüketilirdi.
Fatsa’da da böyle şeyler yapılır mı bilmem ama mısır ve elma mevsimi yaklaştı. Köylerde bulunan taş fırınlarda bir yandan mısır, fasulye ve muhtelif sebzeler kurutulurken; bir yandan da çocuklar için posul yapılacak. Tabii posulu seven çocuk kaldıysa…
Günümüzde jelatinli tatlılar çıktıktan sonra posulun da tadı kaçtı.
Çok şeyin tadı kaçtığı gibi…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
POSUL
Köylerde bir devrin gözdelerinden biriydi.
Belki arifane, belki de zaruri bir keşifti. Hangisi olursa olsun hayatımıza tat katan şeylerden biriydi.
Ülkede tanınmışlığı veya yapılışı nerelerde var bilmem ama (posul/fosul) Karadeniz’de çok bilinen bir yiyecektir. Daha doğrusu keyfi bir yiyecektir. Zaruri gıda maddelerinden sayılmaz.
İnsanımızın kıvrak zekâsı sayesinde belki deneme, belki de merak yoluyla bulmuştur posulu. Temel gıdalardan değildir. Tamamen keyfi bir yiyecektir ve yaz aylarında yapılır. Aslına bakılırsa tamamen çocukları sevindirmek için de yapıldığı söylenebilir.
Bundan yaklaşık yarım asır, hatta daha da önce ülkede her şeyin bulunmadığı zamanlardı. Hormon denilen “yapay” madde hayatımıza girmemişti. Başka bir ifadeyle hayatımıza kastetmemişti. İşte o zamanlar kışlık hazırlıklar evlerde yapılırdı.
Mısırların bir kısmı gölgede, bir kısmı taş fırınlarda kurutulurdu. Gölgede kurutulan mısırlar ekildiğinde bitme özelliğine sahipti. Gölgede kurutulan mısırlardan tohumluk olarak ayrılmış olan koçanlar ayrıca saklanırdı.
Güneşte kurutulan mısırların ununa “Çiğ darı unu” denirdi. Fırında kurulan mısırların ununa ise “Fırın darısı unu” denirdi.
Fırında kurutulan mısırların unundan muhtelif yiyecekler yapılırdı.
Köylerin bir nevi ortak malı olan taş fırınlarda sadece mısır değil birçok sebze kurutulurdu.
Ne zaman biri fırın yaksa mahallenin çocukları, hatta bazen büyükleri yanmış fırının içine daldan yeni koparılmış taze elmaları bırakır; belli bir zaman sonra oradan alırdı. Elmalar fırının hararetinden sıcakta hızlıca kavrulur, suyu azalır, suyu azaldıkça da şeker oranı artardı. Böylece hacmi küçülen elmaların büzüşmüş hali daha da tatlı olurdu.
Bu arada “Fırın yakma” köylerde; fırını kullanma anlamında söylenirdi. Hatta fırında işi olan köylüler sıraya girer ve “Yarın fırın yakma sırsı kimde” diye sorardı. Fırın yakma aynı zamanda bir faaliyetin adıydı.
Fırından çıkan elmaların bazılarından içindeki şekerli su dışarı sızar ve ateşin verdiği kavurucu sıcaklıkla kahverengi hal alırdı. Bu elma içindeki glikozun bir nevi hal değiştirmesi sonucu olurdu.
Sıcak sıcak elimize aldığımız posulları veya fosulları büyük bir iştiha ile yerdik. Elimizin ve ağzımızın sıcaktan yanması bu tadı almamıza engel olamazdı.
Dedim ya posul/fosul bir temel gıda maddesi olmayıp, keyfe göre yaptığımız bir yiyecekti. Çünkü ne uzun süre muhafaza edilirdi, ne de bir öğün olarak tüketilirdi.
Fatsa’da da böyle şeyler yapılır mı bilmem ama mısır ve elma mevsimi yaklaştı. Köylerde bulunan taş fırınlarda bir yandan mısır, fasulye ve muhtelif sebzeler kurutulurken; bir yandan da çocuklar için posul yapılacak. Tabii posulu seven çocuk kaldıysa…
Günümüzde jelatinli tatlılar çıktıktan sonra posulun da tadı kaçtı.
Çok şeyin tadı kaçtığı gibi…