Şehirlere dikilen ağaçlara üzülürüm hep. Ya fidan iken ya da büyümeye yüz tutup dallarını her yana açacağı zaman bir el onu yerinden eder şehrin bir yerine diker.
Sonra ne mi olur?
Birkaç “devletlü” gelip muhtelif “nebatat” üzerine nutuk irad eder, ağacın ve yeşilin ehemmiyetinden dem vurur, kesilmiş kurdelenin parçaları münasip bir çöp kutusuna atıldıktan sonra oradan ayrılırlar.
Zaten yurdundan ayrılmış olan ağaca artık betonlar ve beton yığınlarından teşekkül etmiş binalar eşlik eder. O artık kalabalıklar içinde yalnızdır.
Öyle yalnızdır ki ne ona yaslanan olur, ne gölgesinden faydalanan. Ne de onun varlığından haberdar olan. Bir başına durur caddenin bir yerinde. Zamanla alt dallarını budarlar. Tepesinde birkaç yaprak ile semaya doğru yol alır yavaş yavaş.
Bazen bir elektrik direği veya yakınında bulunan elektrik telleri ile karşılaşır. Güvenlik açısından kesmek isterler bu sefer. O da ne? Şehrin bir kısmı ayağa kalkar. Kestürmezüüük!
Daha düne kadar kimsenin farkına varmadığı ağacın sahipleri vardır artık.
Şehrin içinde; o kadar arabanın, o kadar insan kalabalığının, o kadar apartmanın arasında yalnızdır. Kimse onun farkında değildir kesilmek istenilene kadar. Onun kesilmesini istemeyenler bile unutur sonra onu. Hatta “Bu ağacı buraya niye dikmişler ki?” diye sual ederler. Kesmeye kalksan bu sefer de ağacı dikenlere karşı gelirler.
Ağaç da şaşar bu işe.
O ağaç ki kendine benzer yüzlerce ağacın içinde yaşıyordu aylar önce. Hem kendine benzer, hem de “bitki” adı verilen diğer canlılarla birlikte… Bazen dallarına kuşların konduğu olurdu. Nadirattan insan da geçiyordu yakınlarından. Hayvanat türünden olan canlıların çıkardığı sesler ve koşuşturmacaları eğlenceli vakit geçirmesini sağlardı.
Hatta bazı yerlerde tek başına bulunan, yanında başka ağaç olmayanlardan bile şanssızdı şimdi. O kadar kalabalığa rağmen kendini yalnız hissediyordu. O tenhada tek başına bitmiş hudayinabit sınıfından olan ağaçlardan bile yalnızdı. Çünkü yanındakiler ne dert dinleyebiliyor, ne de onunla yarenlik ediyordu. Bol bol sokak kavgaları seyrediyordu.
İşin en hazin tarafı sokak ve caddelere dikilen ağaçlar yan yana olamıyordu. Her biri bir köşe başına dikiliyor, hepsi de kendi yalnızlığını yaşıyordu.
Ne baharın alametiydi, ne güzün.
Ancak toplu halde yeşeren bitkilerin farkına varılıyordu. Tek olmak onun için yalnız olmak demekti. Hatta yaprakları dökülünce temizlikçiler ona kızıyordu. Çünkü insanların bıraktığı çöplere artık şehir ağaçlarının yaprakları da ekleniyordu.
Tabiri caizse kimseye yaranamıyordu. Yalnız olduğuna mı yansın, kıymet görmediğine mi?
…
Gün gelir her fani gibi onun da canlılık faaliyeti sona erer. Önce dal uçları kurumaya başlar. Daha sonra dalları. Gövdesinde bulunan en küçük yeşillik durana kadar “dokunulmazlığı” vardır. Gün gelir gövdesi de kurur. Artık bulunduğu yerden sökülmesi gerekmektedir. Ancak o iş o kadar kolay değildir. Çünkü “söktürmeyizz” grubu hemen yürüyüşlere başlar. “Tamamen kurumamıştı” şeklindeki “bilimsel(!)” açıklamasının ardında “fotosentez” ile ilgili bir takım araştırma sonuçları ile ahali bilgilendirilir.
Gün gelir tamamen kurur ve hatta bir tarafa doğru eğilir. İşte burada “istemezükcü grubu” yetkililere seslenerek “Ne duruyorlar? Niye bunu buradan almıyorlar” diye yüksek sesle ünlemeye başlar. Ne demişler: “Halkın sağlık ve güvenliği önemlidir.” Halk adına hak aramak zaten “bizim” vazifemiz…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
ŞEHRİN AĞAÇLARI YALNIZ ÖLÜR
Şehirlere dikilen ağaçlara üzülürüm hep. Ya fidan iken ya da büyümeye yüz tutup dallarını her yana açacağı zaman bir el onu yerinden eder şehrin bir yerine diker.
Sonra ne mi olur?
Birkaç “devletlü” gelip muhtelif “nebatat” üzerine nutuk irad eder, ağacın ve yeşilin ehemmiyetinden dem vurur, kesilmiş kurdelenin parçaları münasip bir çöp kutusuna atıldıktan sonra oradan ayrılırlar.
Zaten yurdundan ayrılmış olan ağaca artık betonlar ve beton yığınlarından teşekkül etmiş binalar eşlik eder. O artık kalabalıklar içinde yalnızdır.
Öyle yalnızdır ki ne ona yaslanan olur, ne gölgesinden faydalanan. Ne de onun varlığından haberdar olan. Bir başına durur caddenin bir yerinde. Zamanla alt dallarını budarlar. Tepesinde birkaç yaprak ile semaya doğru yol alır yavaş yavaş.
Bazen bir elektrik direği veya yakınında bulunan elektrik telleri ile karşılaşır. Güvenlik açısından kesmek isterler bu sefer. O da ne? Şehrin bir kısmı ayağa kalkar. Kestürmezüüük!
Daha düne kadar kimsenin farkına varmadığı ağacın sahipleri vardır artık.
Şehrin içinde; o kadar arabanın, o kadar insan kalabalığının, o kadar apartmanın arasında yalnızdır. Kimse onun farkında değildir kesilmek istenilene kadar. Onun kesilmesini istemeyenler bile unutur sonra onu. Hatta “Bu ağacı buraya niye dikmişler ki?” diye sual ederler. Kesmeye kalksan bu sefer de ağacı dikenlere karşı gelirler.
Ağaç da şaşar bu işe.
O ağaç ki kendine benzer yüzlerce ağacın içinde yaşıyordu aylar önce. Hem kendine benzer, hem de “bitki” adı verilen diğer canlılarla birlikte… Bazen dallarına kuşların konduğu olurdu. Nadirattan insan da geçiyordu yakınlarından. Hayvanat türünden olan canlıların çıkardığı sesler ve koşuşturmacaları eğlenceli vakit geçirmesini sağlardı.
Hatta bazı yerlerde tek başına bulunan, yanında başka ağaç olmayanlardan bile şanssızdı şimdi. O kadar kalabalığa rağmen kendini yalnız hissediyordu. O tenhada tek başına bitmiş hudayinabit sınıfından olan ağaçlardan bile yalnızdı. Çünkü yanındakiler ne dert dinleyebiliyor, ne de onunla yarenlik ediyordu. Bol bol sokak kavgaları seyrediyordu.
İşin en hazin tarafı sokak ve caddelere dikilen ağaçlar yan yana olamıyordu. Her biri bir köşe başına dikiliyor, hepsi de kendi yalnızlığını yaşıyordu.
Ne baharın alametiydi, ne güzün.
Ancak toplu halde yeşeren bitkilerin farkına varılıyordu. Tek olmak onun için yalnız olmak demekti. Hatta yaprakları dökülünce temizlikçiler ona kızıyordu. Çünkü insanların bıraktığı çöplere artık şehir ağaçlarının yaprakları da ekleniyordu.
Tabiri caizse kimseye yaranamıyordu. Yalnız olduğuna mı yansın, kıymet görmediğine mi?
…
Gün gelir her fani gibi onun da canlılık faaliyeti sona erer. Önce dal uçları kurumaya başlar. Daha sonra dalları. Gövdesinde bulunan en küçük yeşillik durana kadar “dokunulmazlığı” vardır. Gün gelir gövdesi de kurur. Artık bulunduğu yerden sökülmesi gerekmektedir. Ancak o iş o kadar kolay değildir. Çünkü “söktürmeyizz” grubu hemen yürüyüşlere başlar. “Tamamen kurumamıştı” şeklindeki “bilimsel(!)” açıklamasının ardında “fotosentez” ile ilgili bir takım araştırma sonuçları ile ahali bilgilendirilir.
Gün gelir tamamen kurur ve hatta bir tarafa doğru eğilir. İşte burada “istemezükcü grubu” yetkililere seslenerek “Ne duruyorlar? Niye bunu buradan almıyorlar” diye yüksek sesle ünlemeye başlar. Ne demişler: “Halkın sağlık ve güvenliği önemlidir.” Halk adına hak aramak zaten “bizim” vazifemiz…