Bir şehri yazmak kolay mı? Bence değil. On binlerce hayatın, sınırsız hayallerin bulunduğu yerler kaleme alınırken değil izah etmek, yakınından bile geçemeyiz. Yazılanlar sadece bir malumattan öte geçemez. Buna rağmen eline kalemi alıp, yaşadıklarını, gördüklerini ve hissettiklerini ele alanları da tebrik etmek gerekiyor.
Onlarca şehir kitabı okudum. Kitaplar iki başlık altında toplanmış. Ya tarihi veçhesiyle kaleme alınmış, ya da bir devri topyekûn bütün yaşanmışlıklarıyla yazmaya çalışmışlar. Genelde bu iki sistem üzerinden anlatılmış şehirlerimiz.
Tarih vesikalara dayanır. İçerisinde biraz menkıbeler de bulunur. Bir devri anlatanlar bir nevi kendi hatıralarıyla cemiyet hayatını mezc ederek kaleme almışlar.
Yazının başlığı yedi sene önce okuduğum bir kitaba ait. Kadir Üredi’ye ait olan bu eseri yedi sene sonra tekrar okuma kararı verdim ve okudum. Kadir Üredi’nin “Bir Şehrin Beş Hali” adlı bir eserini de okumuştum. O eser Sivas ilini anlatıyordu.
“Şehrin Ahşap Zamanı” adlı eserin konusu da Sivas’a ait. Ancak bir farkla. Kitap Sivas’tan bahsetmiyor ama anlatılanlar Sivas’a ait.
Kadir Üredi, Sivas’ı bir bölümü ile ele almış. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere ahşabın hâkim olduğu dönemlere ait bazı bilgileri günümüze aktarmış. İyi de etmiş.
Şehirlerimiz; önce profil demir denilen metal, daha sonra sırasıyla alüminyum ve nihayetinde PVC denilen nevzuhur yeniliğin(!) istila etmesiyle günümüzdeki halini almadan önceki halinden bahsetmiş. Ahşap, taş ve su…
Sivas’ın konakları ve ustalarını anlatmış. Daha sonra bir konağın yapılmasında kullanılan malzemeleri. Konak ustaları ve kilit, anahtar ve diğer gerekli işleri yapan sanat erbabından bahsetmiş. Daha sonra bu semtlerin nasıl göründüğünü kaleme almış. Yapılan her konak ve hanenin seneler sonraki vaziyetini izaha çalışmış.
Kısaca şehrin “Ruhu olduğu” zamanlardan bahsetmiş. Her türlü sanatın, estetiğin, zarafetin, heybetin, hasılı bir şehrin topyekun içinde nasıl vücut bulduğundan bahsetmiş.
Her bina bitince uzun emekler karşısında içinde hayatların ve hatıraların bulunacağı bu mekanlara uzaktan bakarak “Bu eserlerin banisi benim” diye kibre varmayan bir gururla bakmış kendi durmadığı konaklara.
Kendileri mütevazı evlerde yaşayan bu konak ustaları geçimlerini sağladıkları bu sanatı sağlıkları yerinde olduğu müddetçe sürdürmüşler. Sonra yaşlanınca başka bir sanat erbabı almış yerleri. Çoğu ahir ömrünü “Bağkur emeklisi” olarak geçirmiş. Yani tabiri caizse günümüz ifadesiyle “Köşeyi dönmemişler” yani. Helalından kazanıp, helalinden yemişler. Kazandıkları her kuruşta alın terleri ve emekleri olmuş.
Şehrin Ahşap Zamanı adlı eser bir devri değil, bir devir içinde bir tek konuyu ele alarak hazırlamış kitabını. Mezkûr eser, bir şehir kitabı değil, bir devir kitabı da değil. Bir devrin ruh halinin mekâna tebdil olmuş halini ele alan bir eser.
Bir kitabı yedi sene sonra okumak ise ayrı bir karar. O günden beri betonların önce şehirlerimizi, sonra idrakimizi, sonra vicdanımızı nasıl esir aldıysa; onun kıyasını yapmada okuyucuya yol göstermekte. Yedi sene önce çizdiğim yerlere ilaveten başka satırların da altını çizdim. Ömrüm vefa ederse birkaç sene sonra yine okuyabilirsem o ustaların yaşadıkları hayal kırıklıklarını görebilirim. O ustalar yaptıkları bazı konakları şehrin yenilenmesi için yıkılıp yerine kibrit kutuları gibi betonların dikilişine hazin şekilde bakmalarını anlayabilirim ancak.
Şehrin Ahşap Zamanı; bir devrin gönül sızısını dile getiriyor. Hislerimizin sisler altında kalışını anlatıyor. Ve yeni neslin nasıl estetikten uzak olduğunun dikkatini çekiyor. Ah beton! Sen önce gönüllerimizi katılaştırdın, sonra da etrafımızı. Artık görünmeyen bir “karanlığın” esiri olmuşuz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
ŞEHRİN AHŞAP ZAMANI
Bir şehri yazmak kolay mı? Bence değil. On binlerce hayatın, sınırsız hayallerin bulunduğu yerler kaleme alınırken değil izah etmek, yakınından bile geçemeyiz. Yazılanlar sadece bir malumattan öte geçemez. Buna rağmen eline kalemi alıp, yaşadıklarını, gördüklerini ve hissettiklerini ele alanları da tebrik etmek gerekiyor.
Onlarca şehir kitabı okudum. Kitaplar iki başlık altında toplanmış. Ya tarihi veçhesiyle kaleme alınmış, ya da bir devri topyekûn bütün yaşanmışlıklarıyla yazmaya çalışmışlar. Genelde bu iki sistem üzerinden anlatılmış şehirlerimiz.
Tarih vesikalara dayanır. İçerisinde biraz menkıbeler de bulunur. Bir devri anlatanlar bir nevi kendi hatıralarıyla cemiyet hayatını mezc ederek kaleme almışlar.
Yazının başlığı yedi sene önce okuduğum bir kitaba ait. Kadir Üredi’ye ait olan bu eseri yedi sene sonra tekrar okuma kararı verdim ve okudum. Kadir Üredi’nin “Bir Şehrin Beş Hali” adlı bir eserini de okumuştum. O eser Sivas ilini anlatıyordu.
“Şehrin Ahşap Zamanı” adlı eserin konusu da Sivas’a ait. Ancak bir farkla. Kitap Sivas’tan bahsetmiyor ama anlatılanlar Sivas’a ait.
Kadir Üredi, Sivas’ı bir bölümü ile ele almış. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere ahşabın hâkim olduğu dönemlere ait bazı bilgileri günümüze aktarmış. İyi de etmiş.
Şehirlerimiz; önce profil demir denilen metal, daha sonra sırasıyla alüminyum ve nihayetinde PVC denilen nevzuhur yeniliğin(!) istila etmesiyle günümüzdeki halini almadan önceki halinden bahsetmiş. Ahşap, taş ve su…
Sivas’ın konakları ve ustalarını anlatmış. Daha sonra bir konağın yapılmasında kullanılan malzemeleri. Konak ustaları ve kilit, anahtar ve diğer gerekli işleri yapan sanat erbabından bahsetmiş. Daha sonra bu semtlerin nasıl göründüğünü kaleme almış. Yapılan her konak ve hanenin seneler sonraki vaziyetini izaha çalışmış.
Kısaca şehrin “Ruhu olduğu” zamanlardan bahsetmiş. Her türlü sanatın, estetiğin, zarafetin, heybetin, hasılı bir şehrin topyekun içinde nasıl vücut bulduğundan bahsetmiş.
Her bina bitince uzun emekler karşısında içinde hayatların ve hatıraların bulunacağı bu mekanlara uzaktan bakarak “Bu eserlerin banisi benim” diye kibre varmayan bir gururla bakmış kendi durmadığı konaklara.
Kendileri mütevazı evlerde yaşayan bu konak ustaları geçimlerini sağladıkları bu sanatı sağlıkları yerinde olduğu müddetçe sürdürmüşler. Sonra yaşlanınca başka bir sanat erbabı almış yerleri. Çoğu ahir ömrünü “Bağkur emeklisi” olarak geçirmiş. Yani tabiri caizse günümüz ifadesiyle “Köşeyi dönmemişler” yani. Helalından kazanıp, helalinden yemişler. Kazandıkları her kuruşta alın terleri ve emekleri olmuş.
Şehrin Ahşap Zamanı adlı eser bir devri değil, bir devir içinde bir tek konuyu ele alarak hazırlamış kitabını. Mezkûr eser, bir şehir kitabı değil, bir devir kitabı da değil. Bir devrin ruh halinin mekâna tebdil olmuş halini ele alan bir eser.
Bir kitabı yedi sene sonra okumak ise ayrı bir karar. O günden beri betonların önce şehirlerimizi, sonra idrakimizi, sonra vicdanımızı nasıl esir aldıysa; onun kıyasını yapmada okuyucuya yol göstermekte. Yedi sene önce çizdiğim yerlere ilaveten başka satırların da altını çizdim. Ömrüm vefa ederse birkaç sene sonra yine okuyabilirsem o ustaların yaşadıkları hayal kırıklıklarını görebilirim. O ustalar yaptıkları bazı konakları şehrin yenilenmesi için yıkılıp yerine kibrit kutuları gibi betonların dikilişine hazin şekilde bakmalarını anlayabilirim ancak.
Şehrin Ahşap Zamanı; bir devrin gönül sızısını dile getiriyor. Hislerimizin sisler altında kalışını anlatıyor. Ve yeni neslin nasıl estetikten uzak olduğunun dikkatini çekiyor. Ah beton! Sen önce gönüllerimizi katılaştırdın, sonra da etrafımızı. Artık görünmeyen bir “karanlığın” esiri olmuşuz.