Hazır giyim diye bilinen; sanat sahiplerine muhalifi müesseseler daha arzı endam etmeden önce elbiselerimizi köy terzileri dikiyordu. Köy diyorum, çünkü mahalle mahalle kavramını şehirliler sadece şehre ait bir idari birim sanabilirler. Bir köyde mahalle, köye ait küçük bir yerin ismidir. Kısaca ömrü şehirde geçenlerin “mahalle” kavramına yabancı olması normaldir.
Yarım asır önce terzilerimizin diktiği minik takım elbiseleri giyerek ortaokula başlamıştık. Ortaokula ancak bir ayda alıştık. İlkokul gibi her derse aynı öğretmen girmiyordu.
Aradan çok geçmeden yapılan yazılıların sonuçları öğretmen tarafından yüksek sesle ilan edilince herkes aldığı notu öğrenmiş oluyordu.
Derken sınıflarda sebebi tam olarak bilinmeyen, anlatanın haklı gibi durduğu münakaşalar olmaya başladı. Zaman içinde aynı kişiler birden fazla bu tür hadiselerin içinde yer aldı. Belli ki bunların eğitim durumları veya karakterleri farklıydı.
Sonra bazı öğrenciler disiplin kurulu denilen yere sevk edildi. İşte o zaman bir ikilik çıkmaya da başladı. Kimi “Çocuktur, bunları kazanmak lazım” derken kimi de “Herkes cezasını çekmeli” dedi. İşin tuhaf yanı “Bunları kazanmak lazım” diyenlerle “Cezasını çeksin” diyenlerin sosyal ve kültürel olarak birbirlerine benzememiş olması. İşin daha da tuhafı bu iki görüşün müntesipleri “politik” olarak da aynı değillerdi.
Topluma kazandırılması gereken kişi önceleri her sınıfta bir-iki kişi ancak vardır. Zamanlar topluma kazandırılması gerekli kişiler sınıflarında 10-15 adet olmaya başladı.
Derler ya “Bir sepet içinde iki çürük üzüm tanesi, bir sepeti çürütür de o kadar sağlam üzüm iki üzüm tanesini sağlam hale getiremez” diye o misal yani.
Aradan geçen seneler topluma kazandırılması “gerekmeyen” kişiler sınıflarda ve zamanla okullarda azınlığa düştü. Kavgaya karışmayanlar, kaidelere uyanlar neredeyse korkak hatta akılsız ilan edildiler. Mazlumlar “Psikolojik baskıya” uğruyorlardı. Çünkü onların varlığı az da olsa hadise çıkaranların yanında gizli bir halk kahramanı gibi görünmesiydi. O halde kaidelere uyanlar da “Topluma kazandırılması gerekenler” arasında bulunmalıydı.
Ülkenin diğer taraflarından da alınan haberlere göre milletin haklarını millete rağmen savunalar da “Topluma kazandırılması” gereken kişilerden teşekkül ediyordu. Bir türlü, insanların tamamını “Topluma kazandırma” becerisinde bulunamıyorduk.
Öğretmenler halâ en güvenilir meslek grubuydu. Öğrencileri çok yönlü eğitmek için ellerinde geleni yapıyorlardı. İnsanları ilim ve kitap ile düzetmek için uğraşıyorlardı. Kimse belindeki silaha değil, cebindeki “Kaleme ve kitaplığındaki kitaplara” güveniyordu. Bütün mücadele kitap ve kalemle yapılıyordu. Bazıları ise hala “Topluma kazandırılması gerekenleri” topluma kazandırmak veya bütün ülkeyi topluma kazandırmak için uğraşıyordu.Ne hikmetse haksızlığa hep “Topluma kazandırılmak” istenilenler uğruyordu. Nerede bir yürüyüş ve gösteri olsa topluma kazandırılmak istenilenler oradaydı. Ayrıca “hürriyet” de istiyorlardı. Topluma uyanlar vergi veriyor, suç işlemiyor ama sesleri de çıkmıyordu. Onların sesleri çıkmadıkça onlara topluma kazandırılmak isteyenler “dilsiz” veya “Hakkını koruyamayanlar” diyordu. Hatta ülkede haksızlığın sebebini kurallara uyanlardan bile bilenler vardı. İşin en hazin tarafı kurallara uyanların seçtiği başşehir yöneticileri bile bazen çok şeye muktedir olamıyordu. Bu başşehir yöneticilerine “Neden böyle pasif oluyorsunuz?” sorusu sorulunca, size “Asılmış” başka başşehir yöneticilerini misal veriyorlardı. Eskilerin “Su-i misal emsal teşkil etmez” sözünü bile bile.
Hâsılı ülke hızla “Toluma kazandıracaklar” kimlik numarası (!) olan vatandaşlardan teşekkül etmeye başlamıştı.
Kimlik numarası, şahsiyeti belirlemiyordu…
Bu konu burada bitmez…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
SUÇLUYU KAZANMAK MI SUÇSUZU KÜSTÜRMEK Mİ?
Hazır giyim diye bilinen; sanat sahiplerine muhalifi müesseseler daha arzı endam etmeden önce elbiselerimizi köy terzileri dikiyordu. Köy diyorum, çünkü mahalle mahalle kavramını şehirliler sadece şehre ait bir idari birim sanabilirler. Bir köyde mahalle, köye ait küçük bir yerin ismidir. Kısaca ömrü şehirde geçenlerin “mahalle” kavramına yabancı olması normaldir.
Yarım asır önce terzilerimizin diktiği minik takım elbiseleri giyerek ortaokula başlamıştık. Ortaokula ancak bir ayda alıştık. İlkokul gibi her derse aynı öğretmen girmiyordu.
Aradan çok geçmeden yapılan yazılıların sonuçları öğretmen tarafından yüksek sesle ilan edilince herkes aldığı notu öğrenmiş oluyordu.
Derken sınıflarda sebebi tam olarak bilinmeyen, anlatanın haklı gibi durduğu münakaşalar olmaya başladı. Zaman içinde aynı kişiler birden fazla bu tür hadiselerin içinde yer aldı. Belli ki bunların eğitim durumları veya karakterleri farklıydı.
Sonra bazı öğrenciler disiplin kurulu denilen yere sevk edildi. İşte o zaman bir ikilik çıkmaya da başladı. Kimi “Çocuktur, bunları kazanmak lazım” derken kimi de “Herkes cezasını çekmeli” dedi. İşin tuhaf yanı “Bunları kazanmak lazım” diyenlerle “Cezasını çeksin” diyenlerin sosyal ve kültürel olarak birbirlerine benzememiş olması. İşin daha da tuhafı bu iki görüşün müntesipleri “politik” olarak da aynı değillerdi.
Topluma kazandırılması gereken kişi önceleri her sınıfta bir-iki kişi ancak vardır. Zamanlar topluma kazandırılması gerekli kişiler sınıflarında 10-15 adet olmaya başladı.
Derler ya “Bir sepet içinde iki çürük üzüm tanesi, bir sepeti çürütür de o kadar sağlam üzüm iki üzüm tanesini sağlam hale getiremez” diye o misal yani.
Aradan geçen seneler topluma kazandırılması “gerekmeyen” kişiler sınıflarda ve zamanla okullarda azınlığa düştü. Kavgaya karışmayanlar, kaidelere uyanlar neredeyse korkak hatta akılsız ilan edildiler. Mazlumlar “Psikolojik baskıya” uğruyorlardı. Çünkü onların varlığı az da olsa hadise çıkaranların yanında gizli bir halk kahramanı gibi görünmesiydi. O halde kaidelere uyanlar da “Topluma kazandırılması gerekenler” arasında bulunmalıydı.
Ülkenin diğer taraflarından da alınan haberlere göre milletin haklarını millete rağmen savunalar da “Topluma kazandırılması” gereken kişilerden teşekkül ediyordu. Bir türlü, insanların tamamını “Topluma kazandırma” becerisinde bulunamıyorduk.
Öğretmenler halâ en güvenilir meslek grubuydu. Öğrencileri çok yönlü eğitmek için ellerinde geleni yapıyorlardı. İnsanları ilim ve kitap ile düzetmek için uğraşıyorlardı. Kimse belindeki silaha değil, cebindeki “Kaleme ve kitaplığındaki kitaplara” güveniyordu. Bütün mücadele kitap ve kalemle yapılıyordu. Bazıları ise hala “Topluma kazandırılması gerekenleri” topluma kazandırmak veya bütün ülkeyi topluma kazandırmak için uğraşıyordu.Ne hikmetse haksızlığa hep “Topluma kazandırılmak” istenilenler uğruyordu. Nerede bir yürüyüş ve gösteri olsa topluma kazandırılmak istenilenler oradaydı. Ayrıca “hürriyet” de istiyorlardı. Topluma uyanlar vergi veriyor, suç işlemiyor ama sesleri de çıkmıyordu. Onların sesleri çıkmadıkça onlara topluma kazandırılmak isteyenler “dilsiz” veya “Hakkını koruyamayanlar” diyordu. Hatta ülkede haksızlığın sebebini kurallara uyanlardan bile bilenler vardı. İşin en hazin tarafı kurallara uyanların seçtiği başşehir yöneticileri bile bazen çok şeye muktedir olamıyordu. Bu başşehir yöneticilerine “Neden böyle pasif oluyorsunuz?” sorusu sorulunca, size “Asılmış” başka başşehir yöneticilerini misal veriyorlardı. Eskilerin “Su-i misal emsal teşkil etmez” sözünü bile bile.
Hâsılı ülke hızla “Toluma kazandıracaklar” kimlik numarası (!) olan vatandaşlardan teşekkül etmeye başlamıştı.
Kimlik numarası, şahsiyeti belirlemiyordu…
Bu konu burada bitmez…