Tuz taşı diye bir şey var mıdır bilmiyorum. Şayet varsa varlığından benim haberim yok. Yoksa ben uydurdum.
Konuya bu şekilde girmemin sebebi Artova ilçesinde geçmiş olan bir hatıram.
Tokat’ın bütün ilçelerine seyahat etmek için yollara düştüm. Bu seyahatte Artova ilçesine iki defa uğradım. İlki Zile ile Sulusaray arasında idi ki bu güzergâhta Artova’yı geçiş yolu olarak kullandım.
Dönüşte uğrama kararıma rağmen, ilk geçtiğim sırada kısa bir süre kaldım. Zile istikametinden gelirken yolumun solunda mütevazı bir cami vardı. Durup biraz camiyi seyrettim. Bana göre üç zamanlı bir cami idi. Yani ilk yapıldığı gibi kalmayıp, iki defa daha müdahale edilmişti.
Yolun kenarında bunları düşünürken, yanımdan geçen bir vatandaşa bu hususu sordum. Sorduğum kişinin o caminin imamı olması ise başlı başına bir tevafuktu. Ayrıca o camide görevli kişi Ordu’nun Akkuş ilçesinden olduğunu söyledi. Bir Ordulu ve Akkuş’ta öğretmenlik yapmış biri olarak daha da memnun oldum.
Camide görevli olan vatandaşa “Neden bu camiye iki kere daha müdahale edildi?” diye sorduğumda orada bulunan bir zât ise “Önce caminin tavanı yükseltildi, sonra minare ve son cemaat mahalli yapıldı” diye bir izahatta bulundu.
Ben bir gün sonra bu ilçeye yeniden geleceğim için üzerinde fazla durmadım ve yoluma devam ettim.
Bir gün sonra ilçeye yine uğradım. Daha önce de bu ilçeyi görmüş olmanın rahatlığı ile aracımı bir yere park ettim. Bazı resmi yerleri ziyaret ettim. Dostlar edindim. Hem de bir daha göremeyeceğim ve ismi hep bende kalacak dostlardı bunlar. Bir nevi “gönül dostluğu” sayılırdı. Bence Artova demek bu dostlar demekti.
Resmi dairelere uğradıktan sonra şehri yürüyerek dolaşmaya başladım. Devlet Karayolu aynı zamanda cadde hükmündeydi.
Yolun sağında ve solunda muhtelif zamanlarda yapılmış binalar vardı. Bazı binalar yıkılmış yerine başkaları yapılıyordu. Bazı işyerlerinin önünde sattığı mallar bulunuyordu. İlk defa gördüğüm ve belki daha hiç göremeyeceğim bu ilçeyi azami dikkatle geziyordum. Bir yandan da hayal kuruyordum.
Nasıl hayal kurmamayım. Ben buradan gideceğim ve burada yaşayanlar burada kalacaklar. Çünkü toprakları burası. Burada doğmuşlar, burada büyümüşler. Çocukken buralarda koşmuş oynamış, burada okumuşlar. Burada kavga edip, burada sevdalanmışlar. Hâsılı Artovalılar da burada hayal kurmuşlar.
Ben hayallerimi alıp gideceğim, Artovalı hayalleri ile burada kalacak. Ve tuhaf bir durum olmazsa buranın toprağında yatacaklar…
Bir ara içimden bir “cızz” sesi duyuldu. Bu sesin duyulması demek, daha önce bu sese maruz kalmak demekti… Neyse buraları geçelim.
Yol boyu giderken bir dükkân önünce şekilsiz taşlar gördüm. Daha doğrusu ben taş zannettim. Önce karar veremedim. Yenilen içilen bir şey değildi. İnşaat malzemesi de olamaz. Çünkü miktarı çok az. Sonra içeride bulunan 13-14 yaşlarında bir gence sordum: Bu taşlar ne için?
Delikanlı tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Sonra “Bunlar taş değil tuz” dedi. Ben “Nasıl yani? Bu haliyle nasıl kullanılıyor? ” diye birtakım soruları sıraladım. Delikanlı “Bunlar hayvanlar için” dedi. Ben “Bunları bu haliyle mi alıyorlar, parçalara ayırarak mı satıyorsunuz?” diye sordum. Delikanlının yüzündeki şaşkınlık arttı. Belli ki ben bu işten anlamıyordum. Daha önce hiç görmemiştim çünkü. Delikanlı, nasıl kullanıldığına dair tafsilatlı izahta bulunsa da ben anlamadığım bir mevzuya muktedir olamayacağımı anladım en azından. Öyle ya vardır bir bildikleri. Bana sükût etmek düşerdi. Ben de öyle yaptım.
Tuz taşı tuhaf bir Artova hatırası olarak kaldı bende…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ZEKİ ORDU
TUZ TAŞI
Tuz taşı diye bir şey var mıdır bilmiyorum. Şayet varsa varlığından benim haberim yok. Yoksa ben uydurdum.
Konuya bu şekilde girmemin sebebi Artova ilçesinde geçmiş olan bir hatıram.
Tokat’ın bütün ilçelerine seyahat etmek için yollara düştüm. Bu seyahatte Artova ilçesine iki defa uğradım. İlki Zile ile Sulusaray arasında idi ki bu güzergâhta Artova’yı geçiş yolu olarak kullandım.
Dönüşte uğrama kararıma rağmen, ilk geçtiğim sırada kısa bir süre kaldım. Zile istikametinden gelirken yolumun solunda mütevazı bir cami vardı. Durup biraz camiyi seyrettim. Bana göre üç zamanlı bir cami idi. Yani ilk yapıldığı gibi kalmayıp, iki defa daha müdahale edilmişti.
Yolun kenarında bunları düşünürken, yanımdan geçen bir vatandaşa bu hususu sordum. Sorduğum kişinin o caminin imamı olması ise başlı başına bir tevafuktu. Ayrıca o camide görevli kişi Ordu’nun Akkuş ilçesinden olduğunu söyledi. Bir Ordulu ve Akkuş’ta öğretmenlik yapmış biri olarak daha da memnun oldum.
Camide görevli olan vatandaşa “Neden bu camiye iki kere daha müdahale edildi?” diye sorduğumda orada bulunan bir zât ise “Önce caminin tavanı yükseltildi, sonra minare ve son cemaat mahalli yapıldı” diye bir izahatta bulundu.
Ben bir gün sonra bu ilçeye yeniden geleceğim için üzerinde fazla durmadım ve yoluma devam ettim.
Bir gün sonra ilçeye yine uğradım. Daha önce de bu ilçeyi görmüş olmanın rahatlığı ile aracımı bir yere park ettim. Bazı resmi yerleri ziyaret ettim. Dostlar edindim. Hem de bir daha göremeyeceğim ve ismi hep bende kalacak dostlardı bunlar. Bir nevi “gönül dostluğu” sayılırdı. Bence Artova demek bu dostlar demekti.
Resmi dairelere uğradıktan sonra şehri yürüyerek dolaşmaya başladım. Devlet Karayolu aynı zamanda cadde hükmündeydi.
Yolun sağında ve solunda muhtelif zamanlarda yapılmış binalar vardı. Bazı binalar yıkılmış yerine başkaları yapılıyordu. Bazı işyerlerinin önünde sattığı mallar bulunuyordu. İlk defa gördüğüm ve belki daha hiç göremeyeceğim bu ilçeyi azami dikkatle geziyordum. Bir yandan da hayal kuruyordum.
Nasıl hayal kurmamayım. Ben buradan gideceğim ve burada yaşayanlar burada kalacaklar. Çünkü toprakları burası. Burada doğmuşlar, burada büyümüşler. Çocukken buralarda koşmuş oynamış, burada okumuşlar. Burada kavga edip, burada sevdalanmışlar. Hâsılı Artovalılar da burada hayal kurmuşlar.
Ben hayallerimi alıp gideceğim, Artovalı hayalleri ile burada kalacak. Ve tuhaf bir durum olmazsa buranın toprağında yatacaklar…
Bir ara içimden bir “cızz” sesi duyuldu. Bu sesin duyulması demek, daha önce bu sese maruz kalmak demekti… Neyse buraları geçelim.
Yol boyu giderken bir dükkân önünce şekilsiz taşlar gördüm. Daha doğrusu ben taş zannettim. Önce karar veremedim. Yenilen içilen bir şey değildi. İnşaat malzemesi de olamaz. Çünkü miktarı çok az. Sonra içeride bulunan 13-14 yaşlarında bir gence sordum: Bu taşlar ne için?
Delikanlı tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Sonra “Bunlar taş değil tuz” dedi. Ben “Nasıl yani? Bu haliyle nasıl kullanılıyor? ” diye birtakım soruları sıraladım. Delikanlı “Bunlar hayvanlar için” dedi. Ben “Bunları bu haliyle mi alıyorlar, parçalara ayırarak mı satıyorsunuz?” diye sordum. Delikanlının yüzündeki şaşkınlık arttı. Belli ki ben bu işten anlamıyordum. Daha önce hiç görmemiştim çünkü. Delikanlı, nasıl kullanıldığına dair tafsilatlı izahta bulunsa da ben anlamadığım bir mevzuya muktedir olamayacağımı anladım en azından. Öyle ya vardır bir bildikleri. Bana sükût etmek düşerdi. Ben de öyle yaptım.
Tuz taşı tuhaf bir Artova hatırası olarak kaldı bende…